Çok hızlı bir video kamera ile deklanşöre bastığımızda aynanın nasıl kalktığını, perdenin nasıl kalktığını kaydetmişler. Siz de merak ediyorsanız buyrun yavaş çekimde buyrun seyredin :)



Şu günlük yazarlarının kendini kasıp, "uzun zamandır yazamadım dostlar hastalığı"na ben de yakalanmışım, haberim yok."Yazıya nasıl başlayayım, uzun zamandır yazamadım, yoğundum, diye girsem mi" diye düşünürken, çok alışılmış bir giriş yapmakta olduğumu fark edip vazgeçtim.Bu itirafı da sizinle paylaşmak istedim.(Ne yapsam aynı etkiden sıyıramadım okuyucuyu.Bu aralar çok yoğun olduğumu fark etti.Aman zaten kaç kişi var?Yarısını çekiliş yapçam, kitap vercem  diye topladın.Rüşvetçi!)(Höyt!Baa mı didin?)
Facebook'daki tembel ve bezgin performansımdan da anlaşılacağı üzere bilgisayar başında geçirdiğim vakit, işler üzerinde yoğunlaşmaktan öteye gidemiyor."Aman be 2 dakika da mı bakamıyorsun?" sorusuna verdiğim yanıt: Artık gereksiz bir vakit öldürme aracı olarak gördüğüm feyzbuku ve tivitırı, sadece etkinlik ve mesajlarımı kontrol etmek için girdiğim 2. bir e-posta hesabı olarak kullandığım, şeklinde söylemlerden ileri gitmiyor."Dooru di mi yaaa?Feyz yokken naaapıyomuşuz hacı?" şeklindeki sorulara verdiğim cevap, "Cep telefonu yokken naaapıyomuşuz?" sorusunun cevabıyla aynı aslında.Cevabı net olmasa da koyduğum teşhis "teknoloji batması"dır.Literatüre geçsin efenim.(Oğlum koş koş, Şener literatüre yeni terim geçti.Kalk o feyzin başından da azcık feyz al.)
***
Böylelikle, siz buralarda yokken neler olmuş,  aslında nelere kafa yorup, o kafayı neden sıyırdığımın cevabı da sanırım anlaşılmış oluyor.Neler olmuş, bir bakalım:Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği'nin, İleri Fotoğraf Teknikleri isimli 2. Kur'unu bitirdim.3 ay süren kur, kış dönemine denk geldiği için ve dersler Irgandı Köprüsü'nün altında serin serin yapıldığı için fena hasta oldum.Sağlam yataklara düşüp, hiç bir sene yemediğim grip iğnelerinden yedim.Kur sonunda üye alımı sırasında, aslında üye alımının bize bahsedildiği gibi olmadığını fark ettim.Söylentiye göre 2. kur'u bitirmeyen üye yapılmıyorken, temel eğitimi ve 2. kuru almamış arkadaşlar da üye alındı.Temel eğitimi bitiren arkadaşlarım da üye olarak alındı.Sonunda anladık ki, dernek içinde iyi ilişkilerde bulunan, dernek yararına ve fotoğraf adına çalışan herkes, şartlar olgunlaştığında üye kabul edilebiliyor.Sanırım bu dönemden sonra temel eğitim de 2 gruba ayrıldı ve üye alımına daha farklı aşamalar getirildi.Bahsettiğim 2. kur sandığımdan da uzun sürmüş olacak ki, neden üye olmak istediğimi de unutmuşum.Fakat şu an dernekte olmayı seviyorum.2. kurun ardından Belgesel Atölyesi'nin başlattığı 3. Kur Belgesel Fotoğraf Eğitimi'ni alıyorum ki bu, beni daha da bir şeylerin içinde hissettiriyor.Yeni üyeliğim ve üyelerimizin vatana millete hayırlı olmasını dilerim.
***
(Geç kalarak okumaya başladığım, Oktay Sinanoğlu'nun, Bye Bye Türkçe adlı kitabından sonra, zaten dikkat ettiğim Türkçe yazılarıma daha da dikkat eder oldum.Bu yüzden de yazarken ne kadar yavaş ilerlediğimi, üzülerek fark ediyorum.Şöyle bir baktığımda ne kadar da yabancı dillerden giren kelimeler var ve ben bunların Türkçeler'ini kullanmaya çalışarak ne kadar da zaman harcıyorum.Oysa ki her yeni kelimenin, Türkçe karşılığını üretmekte bu kadar geri kafalı ve hazırcı olmasaydık ve bize verilenle yetinmeyip biraz üzerinde düşünseydik, bugün Türkçe'miz ile birlikte benliğimizi de koruyor olurduk.Bu arada kitabı tavsiye ederim."Üniversite"ye "evrenkent" diyerek, "madem çevireceksin al da böyle çevir be adam" der gibi Oktay Sinanoğlu.İlk sayfalarında rastladığım bu kelime, üzerinde uzunca düşünmeme sebep oldu. )
***
İşler yoğun vs demişken, yaptığım şey, üretim konumuz olan otomotiv yan sanayi üretiminde, daha yeni parçalara yönelerek farklılık ve çekicilik, haliyle satış artışı yaratmak.Bir çok kez fark ederek, kendime itiraf ettiğim şeyi bir kez de sizinle paylaşayım:Hangi parçanın üretilmesine öncelik verme konusu kafamı o kadar çok meşgul ediyor ki, trafikte araba sürerken, gözüm hep diğer araçların üzerinde, sağında, solunda.Allah vermeye, kaza yapmaktan korkuyorum.Bunun için yaptığımız yatırımlarla, aradan çıkardığımız bir haftalık İran fuarı var ki, daha fotoğrafları bilgisayara aktarmayıp, D80'in içindeki kartta bozulmalarını bekliyorum."İran'da neler yaptım?, ne çektim?, nasıl bir yer?" sorularına cevap olacak yazıya, anlaşılacağı gibi henüz el atamadım fakat Mısır yazısı hala devam ediyor :) Ha!Anasayfada ikisinin de yeri hazır, o ayrı :)
***
Bu satış arttırma mevzusunu 3-5 koldan hızlandırmaya çalışıyoruz ki bunun bir ayağı da yeni müşteriler bulmak.Bu sebeple yaptığım İstanbul seyahatlerinde, daha önce gittiğim Fenerbahçe'deki Çeçen Kampı'na tekrar giderek, oradaki çocuklara çektiğim fotoğraflarını verme fırsatını yakaladım.

1 ay sonra gelirim diyerek, üzerinden 4 ay geçmesi ve çocukların beni hatırlamaması tamamıyla benim hatam.Daha önce gidebilir ve verdiğim sözü tutabilirdim, olmadı.İstanbul'da olacağımı öğrenip, beni misafir eden Harun'la birlikte, Fenerbahçe'ye gidip çocukları bulduk.Küçük Emir'in saçları uzamış, çok şeker kereta.Sarılıp içime sokasım geldi vallahi.

Daha önce çektiğim fotoğrafı burada.Fotoğrafları görünce beni hatırlar gibi oldular ama; kışın, soğuğun, karanlığın ve televizyonda oynanan Beşiktaş maçının etkisiyle çok da alakadar olmadılar.

Yine de sorumluluğunu yerine getirmiş biri olarak, Harun'un benim için hazırladığı; çatı katındaki, çatının kesilmesi ve açılan boşluğun camla kapatılmasından ibaret cam altındaki yatağıma uzandım ve huzurla uyudum.Cam altı dediğim şey sabah kalktığımda üzerimden geçen martıların görselliği ve çığlıklarıyla daha da anlam kazandı."Keşke bir de güneş olsaydı" diyor insan.Böyle bir şehrin ortasında, güne böyle başlamak gibisi yoktur belki de.Umarım bir dahaki sefere bu güzelliği çekmeyi akıl edip, burada sizinle paylaşabilirim.

Bu arada soldaki fotoğrafta Emir'in abisi Muhammed(ki kendisi daha önceki gelişimde benimle etraflıca ilgilenen ve kampı gezdiren rehberimdi), bizi diğer arkadaşlarının evlerine götürürken, havanın çok soğumuş olduğundan da yakınmayı ihmal etmiyor.Ben, şu anda sıcak evimde bu satırları yazarken ve "kombinin derecesini bir seviye daha arttırayım mı?" diye düşünürken, Muhammed ile dünyanın en güzel şehirlerinden İstanbul'un, en afilli yerlerinden Fenerbahçe sahilinde kesişen hayatım, bir tesadüf olmamalı düşüncesiyle bu bakışa kilitlenmiş, yazının sonunu nasıl getireceğimi düşünüyorum.Çünkü ne yazarsam yazayım, bu hayatın neresinden tutarsam tutayım, Muhammed'in bu mülteci kampında doğan kardeşi Emir'in ve 11 yıldır bu kampta yaşamak zorunda bırakılan yaşıtlarının hayatlarını değiştirmeye bir faydam olmayacağı gerçeği duruyor önümde, kocaman!

Yaşamak zorunda bırakılan hayatları yaşayan, tüm savaş çocuklarına atfolunur.


Son zamanlarda fotoğrafa olan ilgim epey azaldı. Bu durum, fotoğraf çekmeyi ve fotoğrafı aslında ne kadar çok sevdiğimi hatırlatan olaylar olmadığı zamanlarda pek aklıma gelmiyor açıkçası. Paşa paşa laboratuvarda deneyler yapıyor, ya da uzaktan tedirginlikle takip ettiğim ülke gündemine dair bunun gibi yazılar yazıyor, velhasılı hayatı bir sincap gibi yaşıyorum.

Geçenlerde bir gün Duygu insanı ile New Orleans’ta doktoralarımızı yaptığımız günlerden tanıdığımız tatlı ve eski bir arkadaşımız olan Amanda Alba’dan bir e-posta aldım. Anlaşılan Amanda’ya yıllar evvel ”eğer bir gün evlenecek olursan, düğün fotoğraflarını ben çekeceğim” diye söz vermişim. Amanda e-postasında “Ryan bana evlenme teklif etti, birkaç aya evleneceğiz, sözünü tutacak mısın?” diye soruyordu. Eh, söz vermişsek o söz tutulacaktı elbet (şaka şaka, öyle konvansiyonel ahlak kurallarının dikte ettiği davranışları ayaklarına pranga eden bir Paladin değilim, ama Colorado’nun güzide ili Boulder’da evlendiklerini duyunca hayır demem mümkün değildi (çünkü böyle şirin bir yer Boulder)).

***

Muhterem asistanım Duygu insanı kişisi ile beraber Amanda ve Ryan’ın bizim için ayırttığı odada  son hazırlıklarımızı yaparken Duygu şöyle bir fotoğraf çekmiş, daha sonradan fotoğrafları tek tek incelerken inanılmaz hoşuma gitti:


© B. Duygu Özpolat

Fotoğrafı ne kadar çok sevdiğimi, işte böyle kareler gördüğümde hatırlıyorum.

***

Peki. Aşağıdaki kişi Amanda. Süslenmeye başlamadan hemen önce, fotoğraf makinemle tetikte beklerken “ee Amandacığım, heyecan var mı” tadındaki klişe bir soruya yanıt verirken (fotoğrafa yansıyan Amanda’nın “olsa dükkan senin” sevimliliği olsa da epey heyecanlı idi aslında):

Amanda değişik bir insan. Kendisi üniversitede teoloji okumuş. Bildiğin ilahiyat fakültesi mezunu yani. Ben onunla tanıştığımda ise üniversiteden mezun olmasının üzerinden kısa bir süre geçmişti. Fakat Amanda sinyal işleme ve makine öğrenimi konularında çalışan bir bilgisayar bilimleri laboratuvarında araştırmanın biyoloji ve biyokimya ayağı ile ilgili deneylerini yapan bir teknisyen olarak çalışıyordu. Bu lab macerasından sonra da hemşire olmaya karar verip eğitimine devam etmek için New York’taki Columbia Üniversitesi’ne gitti.

Amanda’nın hikayesini çok öğretici buluyorum. Türkiye’de İmam Hatip liselerinde eğitim görenlerin üniversiteye giriş sınavında son derece ilkel ve absürt bir anlayış ile puanları kırılırken, ABD’de doğan bir kişi kariyerine din eğitimi ile başlayıp daha sonrasında ise istediği yöne doğru özgürce gidebiliyor. Eğer Amanda Türkiye’de doğmuş olsa idi, büyük olasılıkla ilahiyat fakültesinin hemen ardından iş hayatına bir “ev kadını” olarak atılacaktı… Ev kadını olmakta bir sakınca yok tabi. Fakat toplumun, insanlar başka bir şeyler olmak isterken onları ev kadını olmaya mahkum eden kısıtlar ve yönetmelikler ile barış içinde yaşıyor oluşunda epey büyük bir sakınca var. Neyse. O konuda birçoğumuz sınıfta kaldık.

Bu da Ryan (çok uzun uğraşlar sonucu bağladığı papyonu ile gurur duyarken):

Ryan bir belgesel yönetmeni/yapımcısı. Örneğin yönetmenliğini yaptığı Katrina Belgeseli 2009′da Zürih Film Festivali’nde En İyi Belgesel Film dalında ödül almıştı. Papyon konusunu unutacak olursak o da başarılı filan bir abimiz yani.

***

Amanda ve Ryan’ın evlilik merasimi ile ilgili en tatlı detay, merasimin Boulder’a iki saat uzaklıkta, kuş uçmaz, kervan geçmez bir dağ başında konuşlanmış olan bir şapelde gerçekleşecek olması idi. Şapelin fotoğrafı, muhterem asistanım Duygu insanı kişisi hanımın fotoğraf makinesinden gelsin:


© B. Duygu Özpolat

Dağ başı derken şaka yapmıyorum, küçücük şapelin girişindeki duvarda aşağıdaki not yer alıyor (“lütfen kapıyı kapalı tutun, içeri hayvanlar giriyor, teşekkürler“):

***

Şapelin içinde ve evlilik merasimi esnasında hiç flaş kullanmadım (oha meren, kullansaydın bir de? (hanım, bak bu Meren normal olanı yapışını meziyetmiş gibi sunmayı çok iyi biliyor, sonra okuyanlar da başkalarına “ay Meren mi? çook efendi bir insan, çok da düşüncelii, muniis, kedi böyle” filan diyollar işte (görüyorum ki Büyük Millet Meclisleri’ni dolduran kavun, karpuz gibi insanların sık sık üstünden prim yaptığı totolojiden ekmek yemeye çalışan ben olunca hiç acımıyorsunuz :( çok istirham ediyorum))). Flaş kullanmadım diyordum, çünkü takip eden fotoğraflardaki cici tonları, dışarıdaki ışığın aşağıdaki gibi camlardan geçerken uğradığı değişikliklere borçlu olduğumu söylemek üzereydim, ama bir rahat vermediniz:


© B. Duygu Özpolat

Bu beyefendi de şapelin müdürü, Sn. Peder Reyis:

Ben onu bu halde, henüz cicili kıyafetlerinin içinde değilken bastığım için aslında bildiğimiz insan olduğunu biliyordum. Dışarıdaki güruh ise bu gerçeği Sn. Peder Reyis Amanda’nın adını iki kez unutup başka isimler uydurunca anladı. Mükemmel şeyleri sevmiyorum dostum. Arada bir unutacak, yeri gelecek saçmalayacaksın, sonra birbirimizi bağrımıza basacağız ve geçecek.

Evlilik merasiminin müziğini aşağıdaki kişi yapıyordu, çok da iyi güzel bir müzisyen kardeşimizdi kendisi, sonra ona bir ayıbım oldu, ama hemen ardından düzelttim, onu da anlatacağım:

***

Merasim tahmin ettiğiniz gibi. Amanda ile Ryan birbirlerine -aslen Amanda’nın ham altından döverek hazırladığı- yüzüklerini takıp bir takım sözler verdiler (o sırada aklıma Mark ve Nathan’ın evlenirken birbirlerine verdikleri sözler geldi, gülümsedim).

Sonra annelerinin yakıp ellerine tutuşturduğu küçük mumlar ile üçüncü bir büyük mumu yaktılar. Daha sonra araştırdım bu mum meselesi nedir diye. Meğer küçük mumlar eşleri temsil ederken merasimin bir noktasında bu mumları kullanarak yaktıkları büyük mum büyük bir aileyi ve birlikteliği temsil ediyormuş. Sembolik olarak bu mumu yaktıkları zaman hayatlarını birleştirmiş oluyorlarmış. Mumdan yukarıya doğru çıkan bokehleri ise sonradan fark ettim, kesinlikle yetenek değil:

Amanda merasim boyunca bulutların üzerinde idi. Aşağıdaki fotoğraf da bunun ispatı gibi:

Sonra gelini öpebilirsin faslı tabi. Bu arada tahmin edebileceğiniz gibi bu fotoğrafları çekerken kimse fotoğrafçıyı beklemiyor. “Öpüşürlerken, yüzük takılırken fotoğraf çekmek şarttır” gibi kurallarım yok kat’iyen, fakat bir anı yakalamak istiyor ve kaçırıyorsanız “Dostum, ablayı bir daha öpebilir miyiz?” ya da “biliyorum yeni taktınız ama şu yüzüklere tüm cemaatin huzurunda bi’ restart atsak?” demek gibi bir lüksü yok belgesel fotoğrafçısının. Bu yüzden, aşağıda zamanlamanın yanında, fotoğrafın sağ köşesinde Ryan’ın, sol köşesinde ise Amanda’nın kız kardeşini de yakalamış olan kritik kompozisyonları istediğim şekli ile yakalamayı becerdiğim zaman çok seviniyorum (hatta öyle bir tatmin ki o sırada kimseye bir şey demeden merasimi terk edip eve filan dönsem yeri (tatmin olunca hep eve döneriz çünkü .. yani ben tatmin olunca dönmeyi düşünüyorum en azından)):

Sonra Amanda ve Ryan alkış ve tezahüratlar arasında şapeli terk ettiler:

Meğersem dışarıda, bu merasime dair çektiğim 200 civarında fotoğraf arasında en çok hoşuma gidecek olanı beni bekliyormuştu:

Rasgele esen rüzgar ile Amanda’nın gelinliği, kolunu Ryan’ın sırtına atar. Son derece mahirâne ve alçakgönüllü bir jest. Ya da diğer bir adı ile “Gelinliğin bu iş tamam hacı ilâmı“.

***

Bu arada son bir olay anlatarak bitirmek istiyorum. Yukarıdaki fotoğraftan sonra otele dönüp parti, yemek, dans olayına girildi. Arp çalan arkadaş ile beraber Çingene Cazı (Gypsy Jazz) icra eden bir grup vardı. Onlar ayrı telden, arpçı kardeşimiz ayrı telden çalıyordu filan. Cazcı kardeşlerden birisi gelip “fotoğrafçı bey, bizim şöyle bir fotoğrafımızı çekebilir mi acaba?” diye sordu. İkinci tekil şahıs yerine üçüncü tekil şahıs formunda kurulan soru cümleleri hep kafamı karıştırır. Bocaladığım belli olmasın diye hemen “elbette, neden olmasın” dedim. Cazcı dadaşlar ile fotoğraf çekimi sona erdiğinde merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. Fakat tam o sırada bir empati ve sosyal gözlem üstadı (ya da duruma göre ‘mağduru’) muhterem asistanım Duygu insanı kişisi hanım beyler bana son derece ince bir şekilde “neden fotoğrafını çekmiyosun abicim? neden neden düzgün bi’ fotoğrafını çekmiyosun? arpçıya yazık değil mi? orda orda sen neden düzgün bi’ fotoğrafını çekeyim demiyosun adama?” der gibisinden kaş göz işaretleri yapınca ben de merdivenlerden çıkmayı bırakıp insanlığıma geri döndüm.

Nerede bir yaşlı görse gidip “bi’ fotoğrafınızı çekebilir miyiiim” diyen Fotokritik fotoğrafçısı misali sual eden gözlerle Arpçıya yanaştım. O da müzisyenlerin o kendilerine has kayıtsızlığı ile kabul etti sağ olsun. Sonra da bunu çektim işte, ve iyi ki de çekmişim (fotoğrafın orijinalını tüm copyright hakları ile beraber ona da gönderdim, fakat bu yazı yazıldığı sırada kendisinden henüz bir ses çıkmamıştı):

Eğer gidip dinlemek isterseniz diye bu arkadaşın şöyle bir kaydını da buldum sizler için: http://thatharpguy.bandcamp.com/track/innishere-live-at-solid-state-depot

Hizmette sınır yok.

new york violonist susan keser - union square

New York’un Metro Müzisyenleri serisine violinist Susan Keser ile devam.

New York’ta yaşayan Türk koreograf ve dansçı Korhan Başaran ile, yaşadığı yer olan Bushwick‘te görüşmek üzere evden çıktığımda saat sabahın 9′u hava ise -8 derece idi.

96. Sokak ile Lexington Caddesi’nin köşesindeki metro istasyonundan 6 numaralı trenle Union Square durağına kadar inip oradan da Brooklyn‘e giden L hattına transfer yapmam ve saat 10′da Korhan ile buluşmam gerekiyordu ki Union Square’de önce violinin sesini işittim ardından da Susan Keser’i gördüm. Böylece buluşmama geç kalacağım da kesinleşti.

new york violonist susan keser - union square

Susan Keser, New York City’de karşılaşmaktan en mutlu olduğum insanlardan birisi. Indiana Üniversitesi’nde müzik üzerine master yaptıktan sonra 35 yıl dünya çapında tanınmış 3 senfoni orkestrasıyla çalışmış, şimdilerde ise şehirdeki özel davetlerde, düğünlerde, şirket toplantılarında ve benim için en önemlisi, şehrin işlek noktalarında bireysel performanslar sergiliyor, New Yorker’ların ve şehirdeki turistlerin hayatını güzelleştiriyor.

new york violonist susan keser - central park

Kendisine geçen yaz annem ve babamla birlikte yaptığımız bir Central Park gezintisinde rastlamış, tanışıp hayranı olduğumu söylemiş, fotoğraflarını çekmiştim. Bugün de Union Square istasyonunda karşılaşınca birkaç fotoğrafını daha çektim, yarım saat kadar dinledim, bir adet cd’sini satın aldım ve teşekkür edip oradan ayrıldım.

new york violonist susan keser - union square

Susan Keser’in New York Violinist adlı bir web sayfası ve performanslarından videolar paylaştığı bir YouTube hesabı var, buralardan farklı zamanlarda kaydedilmiş videolara ulaşabilir, bu yetenekli violinisti tanıyabilirsiniz. Ben 2011 yazında Central Park’ta kaydedilmiş şu performansını da bu yazıya eklemek istedim:

Bushwick’e vardığımda saat 10.25 idi, Korhan ile yaşadığı Loft’ta buluşup terasında birkaç fotoğraf çektik.

korhan basaran dancer koreographer

Bir sonraki yazıda Korhan Başaran ile New York yaşamı, New York’un sanatına ve kariyerine etkileri ve burdaki planları ile ilgili bir yazı ve bolca fotoğraf bulacaksınız. Şimdilik herkese selamlar.

Metro Müzisyenleri serisinde bir önceki yazı: “You Bred Raptors?

New York’un Metro Müzisyenleri – “You Bred Raptors?”

 
 

Sualtı fotoğraflarının kullanılması ve fotoğrafçının emeğinin karşılığı ile ilgili Tony Wu’nun şurada güzel bir yazısı vardı hatta başka fotoğrafçılar tarafından başka dillere de çevirisi yapılmıştı. Profesyonel fotoğrafçı denilen ve hayatını bu işten kazanan insanların karşılaştığı en önemli sorunlardan birisidir bu. Basit bir fotoğraf karesi gibi görünen bir eserin (eser diyorum farkındaysanız) fotoğrafçıya olan maliyeti konusunda bir fikriniz olmayabilir. Olmak zorunda da değil ancak bir fotoğrafı ticari bir üründe kullanmak size gelir kazandıracaksa bu fotoğrafın kullanım bedeli asla bedava olamaz olmamalıdır.

 

Thunnus thynnus - Blue fin tuna

 
Bunun bir çok sebebi var ama ilk akla gelenler fotoğraf için yaptığımız ekipman yatırımı, o fotoğrafı çekmek için yapılan çalışma, okuma, öğrenme sürecinin maliyeti, fotoğrafın çekildiği yere yapılan seyahat ve yapılan dalışların maliyeti ve hepsinden önemlisi fotoğrafçının emeği söz konusu. Dünyanın öbür ucuna saatler bazen günler süren ve oldukça maliyetli seyahatler yapıp suyun metrelerce altında bazı durumlarda saatler süren çalışma sonucu çektiğiniz, çekebilmek için binlerce dolar ekipman yatırımı yaptığınız bir fotoğrafın birileri tarafından bedava kullanılmak istenmesi ya da bir adım ileri giderek utanmazca kullanılması insanı üzüyor.
 

Thaumoctopus mimicus - The mimic octopus - Indonesia

 Bu bilimsel yayın ya da doğa koruma – konservasyon organizasyonları için geçerli değil elbette ancak geri kalanlar için durum budur.

Dün Barcelona Üniversitesi’nden gelen bir fotoğraf talebi üzerine aklıma geliverdi bu okuduklarınız. Büyük predatörlerin trace elementler kullanılarak takip edilmesi ile ilgili bir makale için bir fotoğrafımı kullanmak istemişler, mutluluk duydum.

Namaste, 

Sokak fotoğraflarını özellikle de sokakta insanların doğal hallerinin fotoğraflarını çok seviyorum. Son zamanlardan çekmekten en çok keyif aldığım fotoğraflar bu tarz fotoğraflar. (Gerçi son zamanlarda dediğim en son sanırsam 1 ay önce kadar fotoğraf çekebilmiştim)

Bu fotoğraf da onlardan bir tanesi. Umarım beğenirsiniz.







Ocak' 11
Sinop

9 Kasım 2005'te bombalanan Umut Kitabevi içinde bombanın izlerinin sergilendiği vitrin.
Şemdinli,2008
Internette fotoğraf üzerine çok fazla eğitim videosu bulabiliyorsunuz. 

Aşağıdaki de bunlardan birisi.

Özellikle flaş kullanımı konusunda çok başarılı olan ve Canon flaşlar için yazılmış olsa da her türlü flaşın kullanımı için son derece faydalı olan "Speedlighter's Handbook" kitabının yazarı Sly Arena'nın New York'daki B&H Superstore'da portrelerde nasıl ışıklanıdırma yaptığını anlattığı seminerin kaydı.

Özellikle flaş konusunda ilgiliyseniz çok beğeneceğinizden eminim.




coney island polar bear club

“Gideceğim yere asla geç kalmam, bazen de 1 gün erken giderim.” -Güney Cüceloğlu 2012.

“Coney Island Polar Bear Club” adlı topluluğun dondurucu Atlantik sularında toplu yüzme etkinliğine de yılın ilk günü yerine 2011′in son gününde giderek dakikliğimi bir kez daha ispatlamış oldum, gururluyum.

Manhattan’dan yaklaşık 1 saat süren tren yolculuğu ile ulaşılan Coney Island, New York’un Atlantik kıyısında yer alan, en kendine has bölgelerinden birisi. Kilometreler boyu devam eden kumsalı ve kumsala paralel uzanan “Boardwalk” adlı yürüyüş yolu ile okyanus havası almak isteyenler için en popüler ve kolay ulaşılan adres.

Burası, Requiem for a Dream ve Annie Hall (Woody Allen) gibi meşhur filmlerin de geçtiği, 100 yıllık lunaparkı ve paraşüt kulesiyle de hafızalarda yer etmiş önemli imgelere sahip bir sahil kasabası.

Konuya dönelim, kutup ayıları her yıl olduğu gibi bu yıl da yeni yılın ilk günü, dondurucu Atlantik sularında eğlendiler, işte fotoğraflar ve kısa notlar:

coney island polar bear club

Start verildiğinde yüzlerce kişi suya akın ediyor. Duyduğuma göre girince soğuk oluyormuş ama insan alışıyormuş. (bu espri yapılmalıydı, kabul edin!)

coney island polar bear club

coney island polar bear club

coney island polar bear club

Ben bir Türk çocuğu olarak atlet üstü tişört, kapsonlu kazak ve eskimo gocuk kombomu berem, eldivenlerim ve botlarımla tamamlarken sevgili New York Kutup Ayıları gördüğünüz gibi hallerinden gayet memnun, eğleniyorlardı.

coney island polar bear club

coney island polar bear club

Güvenlik herşeyden önce gelir! Olası bir soğuk şoku, boğulma ihtimali için sahil güvenlik tüm karizması ile tepeden tepeden olayı izledi.

coney island polar bear club

Diğer tarafta kayaking yapmaya hazırlanan bir ekip suya doğru ilerliyor.

coney island polar bear club

Sudan çıkanların imdadına aileleri, arkadaşları ve tabi ki bornozları yetişti!

coney island polar bear club

coney island polar bear club

New York’ta bir etkinlik olduğunda kostümlü komik amcalara rastlamak kaçınılmazdır.

coney island polar bear club

Coney Island’ın sembollerinden olan paraşüt kulesi, yıllar önce ölümlü kazaların artması sebebiyle kullanım dışı bırakılmış ancak hala orada duruyor. Elinde birasıyla son derece mutlu olan bu abimizin muhteşem şapkasındaki kokteyl şemsiyeleri eski zamanları, paraşütle atlayanları temsil ediyor. Şapkasını kardeşinin yaptığını gururla söyledi.

coney island polar bear club

Diğer tarafta uçurtma uçuran bir kız tek başına güzel günün tadını çıkartıyordu.

coney island polar bear club

Yorumsuz!

coney island polar bear club

2012′nin ilk gününde babasının omuzunda, güneşin ve plajın tadını çıkartan bir New Yorker.

coney island polar bear club

Günün özeti! Bu arkadaşın akıbetini çok merak ediyorum. Titriyor ve çığlıklar atıyordu, umarım iyidir.

coney island polar bear club

Martıları peşine takmış giden vatandaş acaba simit mi atıyordu onlara?

coney island beach

Bu da 31 Aralık günü yanlışlıkla gidip, bomboş bulduğum plajdan bir görüntü. Herkese iyi yıllar dilerim.

Bu yazıyı beğendiyseniz daha önceki New York etkinliklerine de göz atın.

© Robert Doisneau, La petite Monique, 1934


 
 

2011 hayatımda en az sevdiğim sene oldu, pek çok sevdiğimi 2011 de kaybettim, kaybediyorum. Bu nedenledir ki bir an önce bitmesini istiyorum bu annus horribilis‘in.

Yine de gelecek olan yeni yıla yüzümüzde bir gülümsemeyle girebilmek için şuracığa yukarıya en son yaptığım sualtı sunumunda gösterdiğim kısacık bir sualtı filmini koyuyorum. Maldivler, Endonezya, Güney Kızıldeniz ve İzmir’de çekilen görüntülerin kısacık bir kolajı.

Yeni yıl hepinize ve hepimize sağlık ve mutluluk getirsin.

Namaste,

Yaratıcılığı pek çok insanın yaşamını değiştiren bir dahiden, 45 saniyede hayat dersi.. Izleyin lütfen :

Tercümesi :

“Siz büyürken genellikle dünyanın göründüğü gibi olduğu ve yaşamınızın bu dünyada hayatınızı geçirmekten ibaret olduğu söylenir. Çok fazla duvarlara çarpmadan bir koridorda gitmek gibi. Güzel bir aileye sahip olmaya, eğlenmeye, biraz birikim yapmaya çalışmalısınız.

Ne varki bu çok sınırlı bir yaşamdır. Yaşam, basit bir gerçeği bir defa keşfettiğinizde çok daha geniş bir hal alır : Etrafınızda bulunan, sizin hayat adını verdiğiniz her şey sizden daha akıllı olmayan yapılmıştır ve onu değiştirebilir, onu etkileyebilir, diğer insanların kullanması için kendi eserlerinizi inşa edebilirsiniz.

Bunu bir defa öğrendiğinizde, hiçbir şey bir daha aynı olmayacaktır.”

Bana Geniş Açı Proje Ofisi'nden gelen Jodi Bieber Fotoğraf Atölyesi iletisini paylaşmak istiyorum:

JODI BIEBER ILE FOTOGRAF ATOLYESI // WORLD PRESS PHOTO 11 ANKARA SERGISI
PARALEL ETKINLIGI

World Press Photo 11 yarismasinda 'Yilin Fotografi Odulu'nu kazanan Jodi
Bieber, 18 Ocak-5 Şubat 2012 tarihleri arasinda Forum Ankara'da acilacak
Dunya Basin Fotograflari 2011 sergisi kapsaminda bir atolye duzenlemek
uzere Ankara'ya geliyor. 19-20-21 Ocak tarihlerinde 3 gun olarak
duzenlenecek ve katilimcilarin 'Gunumuz Turkiyesi' ile ilgili projeleriyle
basvurabilecegi atolyeye katilim 15 kisi ile sinirli olacak.


Atolyelere katilmak isteyenlerin, 'Gunumuz Turkiyesi' ile ilgili herhangi
bir konuda gerceklestirdikleri ya da uzerinde calismaya devam ettikleri (en
az 15 fotograftan olusan) projelerini, calismaya iliskin gerekcelerini
anlatan kisa bir metin, ozgecmis ve kontak bilgileri esliginde, 10 Ocak
2012 tarihine kadar wpph11-atolye@gapo.org e-posta adresine ulastirmalari
gerekiyor. Atolyeye katilimi kabul edilen fotografcilarla 12 Ocak Persembe
gunu temasa gecilecektir.


*AYRINTILI BILGI ICIN:* (212) 251 7003

http://www.gapo.org/JodiBieberAtolye.html

https://www.facebook.com/#!/events/321639391180645/

Bu yazıda geçen Pazar günümü belgelemeye karar verdim. Bu kadar farazi bir mevzuyu yayınlayabileceğim tek yer bu günlük olduğu için kabak sizin başınıza patlıyor; bu sebeple ziyadesiyle üzgün olduğumu en baştan bilmenizi isterim. Daha önemli işleriniz varsa onlara dönmenizi tavsiye ediyorum.

***

Pazar günü vakitlice kalktım. 7 filan gibi böyle. Önce evde biraz çalıştım. Sonra Woods Hole’un sonbaharı içinde birkaç saat bisiklet sürdükten sonra yolda durup kahvaltılık bir şeyler satın aldım ve günün kalanını çalışarak geçirmek üzere laboratuvara yollandım.

Ofise girdikten sonra çantamı ve içinde çörekler olan kese kağıdını masama bıraktım. Tam kahve ve su almak üzere lab’dan çıkıp mutfağa doğru gitmek üzereydim ki önce montumu filan çıkarıp efendi gibi kapının arkasına asmaya karar verdim (normalde böyle çıkarmayı unutup dışarıdan geldiğim halimle masama oturuyorum, sıcaktan afakanlar basınca da ne var ne yok çıkarıp sandalyenin arkasına asıyorum, onlar da zırt pırt düşüp yerleri temizliyorlar, akşama kadar sinir harbi).

Montu çıkartırken burnuma fena fena kokular geldi. Ortamda kimse olmamasına rağmen böyle bir utanç bastı beni, öyle felaket bir koku. Bir yandan da iki saat bisiklet sürmekle bu kadar terlenir mi filan diye düşünüyorum. Hatta bir noktada acaba ofiste birileri bir şeyler mi kırdı filan diye geçti aklımdan. Burası içi biyolog dolu bir enstitü olduğu için olur olur filan diyorum böyle. Neyse.

Pazar günü nispeten boş olan enstitünün uzun ve karanlık koridorlarından yürüyerek kahve makinesinin de olduğu ortak alana vardım. Kahve makinesin altına koydum bardağı. “Doldur bakalım bana bir chocolate mocha latte telveli Türk kahvesi” dedim. Aslında sade kahveden başka bir şey yapmıyor alet, maksat gönüller bir olsun. O kahvemi hazırlarken ben de o sırada bugün ne işler bitireceğimi düşünüyorum. Salı günü yeni nesil dizileme teknolojileri üzerine bir seminerim var. Daha ortada seminer notları yok. Onları filan yaptığımı, herkese her şeyleri ne de güzel anlattığımı düşünüyorum. Sonra seyircilerden zor sorular gelmeye başlıyor. Güzelim seminer heba oluyor. Hayallerimde bile rahat yok. Daha iyi hazırlanmam lazım filan diye terlemeye başlıyorum. O sırada kahve makinesinden “ustacığım senin karamel kremalı amerikan macchiato über kahvesi hazır” sesi geliyor. Aldığım gibi odama dönmek için koridora atıyorum kendimi. Zira kahve makinesinin olduğu yerde çok rahatsız edici bir koku var. Kesin birileri çöpe yemek atmış Cuma günü. Hafta sonu temizlikçiler gelmediği için kokmuş bütün mutfak. İnsan bilim ile haşır neşir olunca böyle bulmacaları hemen çözüyor işte. Çat çat. Yemek varmış, bozulmuş, kokuyor. Bitti. İçimden o sorumsuzu karşıma bir alsam ona neler neler söylerim filan diye düşünüyor, o bana ukala ukala cevap vermeye çalıştıkça lafları ağzına tıkıveriyorum (şu güne kadar hayallerimdeki neredeyse bütün tartışmaları kazandığım için antrenmanlıyım, büzülüp kalıyor soysuz karşımda, bir daha olmasın deyip affediyorum). Neyse.

Koridorda tuvaletin yanından geçerken “dur ellerimi yıkayayım hazır geçerken” diyerek tuvalete giriyorum. Sürekli bakterilerle çalıştığım için böyle sanki hijyenik filan olmam gerekiyormuş gibi bir kafayı yaşıyorum. Yani bakterilerin çalıştığım kısmı da genetik verileri. Öyle gidip bakterileri ellediğim filan da yok aslında. Maksat obsesiflik olsun.

***

Ellerimi yıkarken aynada sakallı bir adam var böyle. Birbirimizin farkındayız, fakat aramızda bir mesafe. Pek göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Garip bir çekimserlik, bir utangaçlık hali. Fakat ayan beyan ortada bu adamın bir derdi olduğu. Yüzü ekşimiş böyle; gözlerine bakmaya gerek yok. Neden? Çünkü lanet olası tuvalet leş gibi kokuyor. Aynadaki adam çok müşkül durumda.

Yani burası epey afilli bir enstitü. Tuvaletler filan her zaman çok temiz normalde. Fakat bugün her şey sırf benim çalışma şevkimi kırmak için el ele vermiş sanki. Başarılı olmanı istemiyorlar Meren, başarısızlık tanrıları kan istiyor. Sizi tatmin etmek için daha ne kadar başarısız olmalıyım? Ortada bir eylem de yok daha; yani şu noktada işlediğim sırf düşünce suçundan ibaret. Benim bu soysuzlardan gördüğüm baskı ve şiddetin yanında George Orwell’in 1984 distopyası Pollyanna’nın “çocuklarımız için nasıl bir gelecek istiyoruz?” kompozisyonu kalır. Bi’ müsaade edin. Aşın bunları artık, açın şu evreni biraz. Yok. Neyse.

Banyodan çıkıyor, koridorda yürümeye devam ediyorum. Beni odama gitmekten kimse alıkoyamaz. Lab benim evimmiş meğersem. Evime gitmeye çalışıyorum. Koridorun sessizliğinde yürürken adımlarımın çıkardığı sesler kalan her şeyi bastırıyor. Neredeyse huzurlu bir atmosfer yakalamak üzereyim böyle. Fakat normalde her adım attığımda duymaya alışık olduğum fırs-fırs / fırs-fırs sesleri yerine fırs-çıpırt / fırs-çıpırt türünden asimetrik bir ses geliyor kulağıma. Şöyle yürürken göz ucuyla aşağıya doğru bakıyorum. Görünen o ki bugün Woods Hole’da her şey Çarşı, ve hepsi bana karşı: sol ayakkabımın tabanından dışarıya otlar fışkırıyor.

Bir külçe çamur ile yolda ne varsa toplayıp enstitüye getirmişim. Çok sinirleniyorum. Aniden yürümeyi bırakıp görünmez bir futbol topuna vururcasına sallıyorum ayağımı. Merkezkaç kuvvetine karşı koyamayan onlarca irili ufaklı çamur parçası ortalığa saçılıyor. Ayağımı sallarken elimdeki kahvenin bir kısmını da yere döküyorum. İyice sinirleniyorum. Yani ben ne kadar sakin olmaya çalışırsam her şey o kadar üstüme geliyor. Şimdi bu kahveyi böyle yerde bırakmak olmaz. E başlamışken yerleri ve duvarları da temizleyeyim bari; o kadar çamuru öyle ortada bırakacak halim yok. Bu arada, lanet olası koridor var ya, LEŞ GİBİ KOKUYOR ARKADAŞLAR. Bütün enstitünün içine etmiş haydutlar. Boyları devrilsin. Hele şu rezaleti temizleyeyim, hayallerimde hepsinin defterini düreceğim. Neyse.

***

Tuvalete tekrar girdiğimde ilk girişimde fark etmediğim bir şeyi fark ediyorum. Yerde çamurlu ayakkabısı ile dolaşmış birisinin adımları var. Artık nasıl “çalışmaya geldim ben” diye göğsümü gere gere yürüyordu isem kendi pisliğimi görmemişim. Tamam, bu çamurlu izler bana ait. Ama çamur da böyle bir fazla killi gibi sanki. Böyle bir acayip bir kahverengi. Sarımtrak filan böyle. Mendebur sanki çamur değil de, …tam bu sırada kafamda bir jeton Inception’daki minibüsün köprüden düşüşü gibi ağır çekimde düşmeye başlıyor. Ben elimde kahve fincanı ve su kabı ile tuvaletin girişinde ayakta duruyorum. Ağzım hafif açık, sol gözüm seğiriyor. Seğiriyor, çünkü hayatımın son on dakikasından kesitler gözümün önünden film şeridi gibi geçiyorlar. Ofis, mutfak, tuvalet derken kötü kokunun gittiğim her yerde olması, koridordaki görünmez futbol topu, attığım voleler ile ortalığa saçılan çamurlar

Eğilip daha yakından incelediğimde yüzüme Saruman’ın kulesinden Ent’lerin yıktığı barajı gördüğü andaki gibi bir ifade oturuyor. Büyük bir naiflik ile çamur sandığım şey aslında lanet olası bir köpek kakası. Aklıma o an giymekte olduğum spor ayakkabılarını alırken labirent gibi olan tabanlarına bakıp “hehe ne de güzel tırtıklı ki bu” derkenki şenliğim geliyor. Bir elimde kahve fincanı, diğer elimde su kabı var. Yani iki elim de dolu olmasa basacağım tokadı kendime.

İlk şoku atlattıktan sonra elimdekileri bir kenara bırakıyor ve söylene söylene ayakkabıyı ayağımdan çıkarıyorum. İnsanlar ellerini yıkadıktan sonra kurulamak için kullansınlar diye orada duran peçetelerle silmeye başlıyorum altını. Ayakkabı olmuş yarım kilo. Öyle böyle değil. Bir yandan çaresizce aralara sıkışanları çıkarmaya çalışırken bir yandan da histerik şekilde yerlere bakıyorum. Kahverengi izler her yerde. O sırada aklıma koridor geliyor. Çıpır çıpır ortalığa saçılan çamurlar… Zincirleme küfür tamlamaları yankılanıyor tuvaletin duvarlarında. Ve koku …. koku dayanılmaz boyutta dostum.

***

Neredeyse 20 dakikalık bir uğraşın ardından ayakkabının altının kabasını temizliyorum. Bir elimde bir avuç peçete, diğer elimde ayakkabı, seke seke koridora çıkıyorum. Koridoru temizledikten sonra ofise dönüp ayakkabının incesi üzerine çalışacağım. O sırada çok tarihi bir an yaşanıyor: bir avcı edası ile iz süren bina sorumlusu yerdeki ayak izlerine baka baka diğer ucundan koridora giriyor. Henüz beni görmüş değil. Acaba bir Cüneyt Arkın hamlesi ile kendimi banyoya geri atabilir miyim? Saçmalama Meren. Sen saçmalama. Şu noktada her şey mübah. Adam ileride bir yerde duruyor. Kafasını yavaş yavaş kaldırdığında göz göze geliyoruz. Fal taşı gibi gözlerle az önce yere döktüğüm kahvenin yanında çömelmiş vahşi bir hayvan gibi göründüğüme eminim. National Geographic sunucusu bu tarihi buluşmanın büyüsü bozulmasın diye fısıldayarak anlatmaya devam ediyor: “günde iki kez kahve birikintisini ziyaret eden Meren hayvanı için koridorlardaki yırtıcılardan kurtulmak, tedirgin yüz ifadesini gizlemek için uzattığı sakallarının tasarrufundadır”. Bu şüphesiz Meren hayvanının bittiği andır sayın dinleyenler.

Yüzünde bir soru işareti ile yanıma kadar gelen temizlik görevlisi sonunda “bu yerdekileri sen mi yaptın?” diye soruyor. Durur mu bunu duyan Nasreddin hoca, yapıştırmış tabi hemen cevabı: “yok, ben yapmadım, ama buralara taşıyan benim” (sitcom kahkahalarından bir bukle).

Kendisine durumu becerebildiğim kadarı ile açıklıyorum. Şöyle oldu da böyle oldu da, insanlar köpeklerinin arkasından nasıl temizlemezler anlamıyorum da. Boş gözlerle beni izlerken içinden de saydırıyor muhtemelen haklı olarak. İzleri ta birinci kattaki ana girişten beri takip ediyormuş. Gitmeden hemen önce “sen uğraşma, pazartesi günü hizmetliler temizler” diyor. Kafa sallıyorum, fakat buraları bu şekilde bırakmam mümkün değil.

***

Seke seke lab’a döndüğümde ayakkabının inceleri üzerinde çalışmaya başlıyorum. Mutfaktan kaptığım bir meyve bıçağı ile lavabonun akan musluğunun altında detay çalışıyorum. İlkokuldaki resim öğretmenim görse gurur duyar. Bu arada bu noktada ayakkabıya harcadığım toplam süre 45 dakikayı geçmiştir yani. Ve en azından bir o kadar daha var. O sırada kendi kendime neden ayakkabıyı çöpe atmak yerine bu kadar uğraştığımı sormaya başlıyorum. Artık çocuk değilim halbuki; nasıl harcayacağıma kendimin karar verdiği bir gelirim var. Eve gittiğimde annem geçen hafta pazardan aldığımız çakma spor ayakkabılarını fisbal maçında rezil ettiğim için kafamda paralamayacak… Ama yok. Orada lavabonun başında kendimi paralıyorum elin köpeğinin ettiği yüzünden. Kimileri ayakkabısız geziyor. Kimileri bu pisliğin içinde yaşıyor. Ben de bir insan böyle, az önce kelimenin sözlük anlamı ile boka basmış, çocukluğundan kalan ayakkabı hikayelerinin etkisinde harcadığı emeğin ayakkabının fiyatını çoktan geçtiği çaresiz bir savaş veriyorum. Travmalar, travmalar.

Ama bir şey söyleyeyim. Bu durum, yani bana verilen maaşı bir aydaki toplam iş saati sayısına böldüğüm durumda, bu ayakkabıya harcadığım sürede kazandığım paranın aslında bu ayakkabının ederinden daha fazla olduğunu idrak edip temizlemekle daha fazla uğraşmak yerine onu çöpe atma fikri aklıma makul bir alternatif olarak geldiğinde, bu düşüncenin temelindeki bir şeylere dair hissettiğim tiksinti, neredeyse o sırada haşır neşir olmak zorunda kaldığım pisliğe duyduğum tiksintiyi geçti. Bu ayakkabı hiçbir yere gitmiyor. Gerekirse iki saat daha harcayıp onu pırıl pırıl yapacaksın. Onu çöpe atmayarak güya cebinde kalan parayı da Sınır Tanımayan Doktorlar’a bağışlayacaksın. Yıkıl şimdi karşımdan. Şımarık piç seni.

Ondan sonrası meditasyon gibiydi zaten. Köpeğin sahibine ve içinde bulunduğum duruma olan kızgınlığım filan geçti. Teslim oldum. Eğer kainat beni köpek kakası ile eğitmek istiyorsa bana pok yemek düşerdi. Elimde meyve bıçağı en ince detaylarına kadar her yerini temizledim ayakkabının. Üstüne metil alkol ile temizledim bir de. Sonra kazağımın altındaki tişörtü çıkarıp yer bezi yaparak metil alkol şişesi elimde lab’ın yerlerini ve koridoru temizledim. İnsan dizlerinin üzerinde adımlarını geriye doğru takip ederken çok şey öğreniyor hayata dair. Mesela yürürken de amma çok adım atıyormuşuz meğer. Gören de bir yere gittiğimizi sanır.

***

Koridor bittiğinde meditasyon halinden çıkmış gerçek dünyaya geri dönmüştüm. Ancak ondan sonra kokunun hala sürmekte olduğu gerçeği bana garip gelmeye başladı. Aşağı eğilip kokunun kaynağını tespit etmeye çalışırken bir de ne göreyim, pantolonumun paçasının arka tarafı olduğu gibi batmış. Ayakkabı filan tamam da, oraya nasıl gelmiş olabilir anlamıyorum. Üstüne bunca zaman gözümden kaçmış. Apar topar pantolonumu çıkardım ve lavaboda paçasını yıkamaya başladım. Bu sırada koridorda yürüyen birisinin sesini duyduğumu sandım. Panik oldum. Suyu kapattım hemen. Evet, birisi yürüyordu. Yanında dikildiğim ve koridora açılan kapının yarısı buzlu cam böyle. Yürüyen kişi Meren’in kapısının önünden geçerken donu ile orada dikilen bir beden görür, Pazartesi günü bu enteresan gözlemi lab’ındaki insanlarla paylaşır, olaylar gelişir. Rüya görüyor olsak burası “Hayıııır” diye kan ter içinde uyandığımız yer yani.

Kapının önünden çekildim hemen. Hatta korkumdan taa masamın arkasına kadar gittim. Böyle Breaking Bad isimli dizinin afişindeki kimyager gibi iç çamaşırımla dikiliyorum. Elimde silah yerine paçası köpek kakalı ıslak bir pantolon var.

Adımlar kapının önünde yavaşlayınca bu işin kapının açılmasına kadar varacağını anladım. Victor kapıyı açtığında sandayesine oturup vücudunun donkilot kısmını başarıyla masanın altına saklamış bir Meren gördü. “N’aber Meren“. Lan. Ne diyeyim ben sana şimdi? “İyidir Viktırcığım, sen gelmeden önce pantülümü yıkıyordum şu yanındaki lavaboda“… Demedim tabi öyle. Konuşmama hakkımı kullandım. Burada öyle hakları var insanların. Yüzümde son derece saçma bir ifade var muhtemelen. Benden bu soruya bir yanıt çıkmayacağını anladı çocuk. “Ee, yelkenliyi aldınız mı?” dedi.

Ben orada muhtemel bir cinsel taciz davasını masam ile örtmeye çalışıyorum, adam bana yelkenli diyor.

Bu arada evet, buradaki Fransız bir arkadaşla kafa kafaya verip yelkenli almaya karar verdik. Tam istediğimiz gibi bir tanesini de bulduk; hem de tam tamına 1 dolara (burada insanlar kullanmayacakları yelkenlilerin kış barındırma masrafı ile uğraşmamak için bedavaya veriyorlar böyle). “Durumu iyi, ama biraz bakıma ihtiyacı var” demişti yelkenlinin sahibi, biz de “ne olacak, bakıma ihtiyacı varsa bakımını yapıveririz” diyerek 150 kilometre uzaktaki yelkenliye bakmaya gitmiştik. Fakat yelkenliyi gördüğümüzde hayallerimiz suya düşmüştü. Zira “biraz bakıma ihtiyacı var” denilen yelkenlinin içinde biriken yağmur suyu altından sızıyordu. Durumun vahametini Loïs’in “abi o ayağındaki köpek kakası mı?” dercesine bakan mahzun gözlerden okuyabilirsiniz (adam geleceği görmüş):

Çok fazla bakıma ihtiyacı olması dışında yelkenli tam istediğimiz gibiydi aslında..

Enstitüdeki biçok kişi gibi Victor da bir Fransız ve bir Türk’ün giriştiği fıkra gibi yelkenli macerasından haberdardı. Dolayısıyla yelkenliyi sorması son derece mantıklı idi, ama zamanlama konusunda çok ciddi sıkıntılarımız vardı.

***

Victor alamadığı yanıtların şaşkınlığı ile odayı terk ettikten sonra apar topar pantolonu yıkamaya devam ettim. Nafile idi. Hayatta yapabildiği tek dişe dokunur iş klavyenin düğmelerini dövmek olan hanım evladı ellerim saatlerdir ayakkabı temizleyerek, yerleri silerek, pantolon çitiliyerek dermansız kalmış, derisi ise alkol, sabun ve sıcak suyun etkisi ile müşamba gibi olmuştu.

Ayakkabıyı bir poşetin içine koydum. Islak pantolonu ise başka bir poşetin içine koydum. Dahiyane bir çözüm ile yağmurluğumu kollarından belime bağlayıp, ön taraftan da fermuar ile olduğu kadar ilikledikten sonra bisikletime atladığım gibi yalınayak bir şekilde buz gibi havada pedal çevirmeye başladım. Bir İskoç asaleti ile döndüm eve. Mahalleli gaydalar eşliğinde karşılasa yeri vardı.

***

Aynı gece bir akşam yemeğine davetliydim işte. Bari duş alırken küvetin içine oturup ağlayayım da bu güzide güne alternatif sinemaya yaraşır bir kapanış aşkedeyim diye hayaller kurarak banyoya girdim. O bile olmadı. Bugün bana başarıların en küçüğü bile haramdı.

Akşam yemeğine gittiğim evin kapısından girdiğimde Shawshank Hapishanesi isimli filmde kanalizasyon sularının içinden özgürlüğe kulaç atmış Andy Dufresne gibiydim. Banyomun yağmurlarında yıkanıp da gelmiştim.

Ev sahibi yemeğe başlamadan hemen önce “ee, günün nasıldı Meren?” diye sordu.

Cevab veremedi.

 

İFSAK ve İZOCAM'ın işbirliği ile ortaya çıkarılan çağrılı olarak katıldığım Enerji'k Bakış sergisinde aşağıdaki fotoğraf çalışmamla yer alıyorum.

Sergi “Enerji Verimliliği” temalı 100’den fazla fotoğraf ve o fotoğraflardan yola çıkarak yazılmış metinler ve karikatürler ile birlikte bu projeye özel hazırlanmış iki beste, bir kısa film ve bir animasyon filmden oluşuyor.

Sergi 25 Mayıs – 14 Haziran tarihleri arasında Barbaros Bulvarı üzerindeki İstanbul Modern Sanatlar Galerisi’ndeydi, yolculuğuna devam eden sergi 10 Ekim - 20 Ekim 2011 tarihleri arasında Ankara’da Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde ve 28 Kasım-10 Aralık 2011 tarihleri arasında Adana Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde açıldı.




'Enerji ve Verimlilik' üzerine düşünmem gerektiğinde, zihnim somut/gündelik anlamıyla enerjiyle değil de, Clarissa Pinkola Estés'in Kibritçi Kız masalına (bildiğimiz hikâyesine) insanların -özellikle de kadınların- güçlerini, hayâllerini, hayatlarını, farkına varmaksızın israf edişleri üzerinden bir yorum getirdiği 'Kurtlarla Koşan Kadınlar' kitabındaki Kibritçi Kız versiyonuyla meşgul olup durdu. Başta biraz tereddüt ettim açıkçası ama, neticede masalın içimde haftalara yayılıp süregiden ısrarı baskın çıktı.

Fotomodelim Demre Derebaşı'ya sabrı, çekim boyu enerjiyle ışıldayıp ışıldatan neşesi ve çalışmaya değerli katkıları için, değerli hocam prof.dr. Mehmet Bayhan'a sergi katalogunda ve sergide fotoğrafıma eşlik eden yazısı için minnettarım ve tabii bu içerikte bir sergiyi düşünüp örgütleyen emek veren herkese de teşekkürler.
.

sol klarnetin hiçbir deliğini kapatmadan üflediğinizde çıkan sesin sol olduğunu bilmediğinize göre, konuyu bunun üzerinden devam ettirmek size bahsetmek istediğim şeyin -artık her neyse- gizemini daha fazla arttırır. lakin ben bundan bahsetmiyorum. bi' de leonardo da vinci gerçeği var tabi. tuttuğu bütün notlarını çözülmesin ya da anlaşılmasın diye değil, solak olduğundan ve eli yazdıklarına dokunup mürekkebi dağıtmasın diye tersten yazdığı gerçeği. ben bundan da bahsetmiyorum size. "news" kelimesi var sonra. bu kelimede North,East,West,South kelimelerinin baş harflerinden meydana gelmiş. doğru; ben bundan da bahsetmiyorum size. dişleriniz. alt çenenizdeki dişlerin hepsi bir sinire bağlıyken, üst çenenizdeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlıymış mesela. tebrikler! bu seferde doğru tahmin ettiniz. ben bundan da bahsetmiyorum size. 

kısa bir süre sonra gelen edit: "evet alt çenedeki dişlerin hepsi bir sinire bağlı (n.mandibularis), ama üst çenedeki dişlerin her biri farklı farklı sinirlere bağlı değil, sadece alta göre 3 bölgeye ayrılmış,basitçe ön, orta, arka diye özetleyebiliriz" şeklinde aydınlatıcı bir bilgiyle beni düzelten Adsız (ismini vermek istemeyen bir izleyici) kişisine sonsuz teşekkürler.
mahalle bakkallarının o esrarengiz halleri çoğu çocuk için bir maceradır. yukarı bahsettiğim gereksiz bilgilerden daha esrarengiz hemde. mesela ben bizim mahalle bakkalının, ben evdeyken neler yaptığını çok merak ederdim. rafları tozlu bakkalında öylece oturup durması, bir müşteri geldiğinde yerinden kalkmadan -bazılarında kalkardı şimdi günahını almayalım- verdiği hizmeti filan..

dünya mutfakları hakkında bir vedat milor olmadığımı anlatmama gerek yok malum. dünyayı da bu şekilde ele geçiremeyeceğim aşikar olduğuna göre size biraz market maceramdan bahsetmek için geldim bu sefer. normalde yemek yaparken kullandığım malzemelerin çeşitliliği ile övünen biri değil, kısıtlı malzemeyle maksimum verim elde etmek adına elimden geleni yapan biri olduğumdan anlatacaklarım biraz garip gelebilir. çünkü mesela ben hiç teriyaki sosu yapmadım evde. yediğimi söyleyenlerde halt ediyor hatta..

bisiklet sürerken pantolonunun paçası zincire sıkışıp yağ olan, yağ olmakla kalmayıp yırtılan bir nesil heba oldu gitti. hiç kimsede çıkıp demedi ki agam bu nedir! mahalle bakkalının ne yaptığını merak etmekle kalmayıp, yine aynı mahalleyi paylaştığımız komşularının evleri de bana hep esrarengiz gelmişti. halbu ki ne kadar farklı olabilirdi ki! toplasan iki oda bir salon vardı onlarda da. kaç farklı şey yapabilirlerdi ki? o zamanlar serdar ortaç gibi fikirlerim varmış meğersem. "topu topu 7 nota var. kaç beste yapılabilir ki?" diyen adamla aynı fikre ortak olmuşum. ama işte merak ederdim hep komşuların evlerini. ne yaptıklarını değil, sadece içlerini. çocuk aklı işte; ermiyor ki her şeye..


şehirlerarası otobüs yolculuklarında hala ısrarla topkek veriliyor olması evrimin çok daha ilkel aşamalarda olduğumuzun göstergesi bence. yoksa darwin yanılıyor olamaz! aynı şeyi uzun süre çorap giyip onu çıkardıktan sonra, çorabın lastik izinin ayakta bıraktığı o kaşıntı hissiyle de açıklayabiliriz. şuana kadar insanoğlunun yaşadığı hiçbir kaşıntı kaşıyarak geçmedi. dedim ya darwin yanılıyor olamaz. birde allah-anne ortak yapımı bir senaryo var. buzluktaki dondurma kabı içinden kavrulmuş kıyma çıkması. bu da yukarıda dediğim gibi evrimin daha çok ama çok ilkel aşamalarında olduğumuzun göstergesi. sanırım buldum; darwin işte burada yanılıyor olmalı! ayrıca market maceramdan bahsederken farklı bir dil kullanıyor oluşum, hiçbir şey almadan çıkıp eve geri dönmemle karşılaştırıldığında pek bi' önem arzetmiyor sanırım. çünkü adını dahi bilmediğim sosların arasında kendime yer edinmem pekte kolay olmadı, olamazdı da. bende yapılabilecek en güzel şeyi yapıp cebimdeki parayı bakkal amcaya gösterip; "buna ne olur amca" dedim. hiç dedi. ve tezim böylece doğrulanmış oldu. dünya çocukların istilası altında. her yerdeler..

meraklarım hakkında konuşurken şeyi farkettim. evlerinin içlerini merak ettiğim komşuların kız çocuklarının hepsi, en az bir kere beni oyunlarını bozduğum için anneme şikayet etmişti. oyunlarını bozmak derken sanki amerikan başkanını öldürmek isteyen bir şebekeyi çökertmiş gibi bir tavrım olduğunun farkındayım. bundan da gurur duyuyorum ayrıca. lakin bu şikayetlerin hepsinde kullanılan bahanenin "oyun bozmak" eyleminden ibaret olması, onların benim gözümde oynadıklarının oyun olmamasından kaynaklanıyordu. büyük ihtimalle bizim oynadığımız oyunlar içinde onlar aynı şeyi düşünüyordur. fakat biz bi' kere bile gidip onları annelerine şikayet etmedik. (okuyucuya not: bu pasajda bir merakımdan bahsetmedim)

değişik soslarla hazırlamadığım akşam yemeğinden sonra ortalık biraz sakinleşmişti çok şükür. neyse ki herkes bulabildiği kadarını yemiş, geriye kalan yemeklerde yarım kiloluk yoğurt kaplarına konup dolaptaki yerini almıştı. bu da bana size anlatmam gereken market maceram için bir fırsat verdi. dışarı çıkmaktaki amacım daha önce evimin kapısından girmeyen tatlardaki sosları bulup onlardan bir şaheser yaratmaktı. misafir filan geleceğinden değil, canım istediğinden. eğer bunları yazan ben olmasaydım düşünürdüm. bu kadar alakasız konulardan bahsedip, sonrada "canım istediğinden bilmem ne sosu aramaya çıktım" lafını nasıl söyleyebildiğimi. siz yapmayın diye ben söylüyorum. neyse. uzun bir yolculuktan sonra değişik soslar satan markete doğru yola çıktım. uzun ve zorlu bir yolculuktu. adını bile bilmediğim bir çok sosu satmasından ifrit olduğum adamların mekanına yalnız ve korumasız gidiyordum. işin garibi elimde makinem vardı. silah alma demişlerdi, polisi ararsam da öldüreceklerdi elinde tuttukları rehineleri. siz düşünün ne kadar saçmaladığımı. içeri girdiğimde karşılaştığım manzara dehşetengizdi. ilk italya seyahatimde yanlışlıkla indiğim trenden, iki gece konakladığım ve şuana kadar gördüğüm en güzel şehir olan lucca'da bile görmediğim sosları satan bir mekanda yapayalnızdım. çünkü mesela ben hiç teriyaki sosu yapmamıştım evde..


belki mesela sende sukiyaki sosu yapmadın evde..

korkmuyordum. tedirgindim sadece. bu kadar çeşitli sosların içinde kendime uygun olanını seçebilmekle meşkul olmaktansa, üzerilerinde yazan ve bana anlamsız gelen yazıları çözmeye adadım kendimi. daha öncede arapça ve farsça el yazması eserleri türkçe'ye çevirmeye adamıştım kendimi. (4 yıl üniversite, 2 yıl master sürdü) okumaktan ziyade içeriğine odaklanmış olmam, onların benim mutfağımdaki engellenmez yükselişini meşrulaştıramazdı. zaten öyle olmadı da. ben annemin memleketten gönderdiği biber salçasına olan hayranlığımı, elin sukiyaki sosu ile değişemezdim. zaten değişmedim de. fazla mücadele edemediler zaten benle. annemin biber salçasının yemeklere verdiği o rengi kendilerine anlattığımda, bana olan bakışlarındaki o inanılmaz mantık hatasını anlamıştım.


hem zaten elinizde bir bidon dolmalık yaprak varken nereye gidebilirsiniz ki?

durum böyle olunca ve çünkü mesela ben hiç teriyaki sosu yapmadığımdan evde; ortalık değişik ülkelerin soslarından sıyrılıp farklı konulara döndü. ben fotoğraf makinemi doğrulttuğum bütün sosları onların tok satıcı edasıyla geri çevirmesine rağmen çekmeye devam ettim. adamlar sinirlendi. ben etrafa gülücükler atarken kimsenin olmadığını düşündüğüm arka raflarda durun porto şaraplarının ihtişamına kapılıyor, adamlarda benim bu yayılımcı politikamdan pek memnun olmuyordu. durum böyle olunca geri adımlar atarak sahneyi terkediyordum.


bu kadar garip sosun içinden yine annemin yaptığı biber salçasını tercih etmem gururumu okşadı. kendimi sevindirmek için çikolata alamayacağımdan, bunu bu şekilde telafi etmem de ayrı bir başarıydı. durum böyle olunca şımarık bir ifadeyle marketi terkediyor oluşumsa; ne kadar cesaretli olduğumu karşımdakilere göstermem için yetti de arttı bile. yok teriyakiymiş, yok sukiyakiymiş hepsi hikaye. varsa yoksa biber salçası, domates salçası..

unutmadan. bu kadar maceralı bir market yolculuğundan sonra akılda kalan tek cümle şu oldu;

- çünkü mesela ben hiç teriyaki sosu yapmadım evde..




 
 
VII Photos'un vitrininde bu iş var: İtalyan fotoğrafçı Stefano de Luigi'nin hidden China projesi... Henri Cartier-Bresson "bir fotoröportaj için herhangi bir ülkeye gidilecekse orada yaşamak gerekir, oradan biri gibi olmak gerekir" der. "İçerinden" fotoğraflar ancak öyle çıkar çünkü. Aksi halde bayram ya da hafta sonu tatili için gittiğimiz yerden çıkardığımız 9-10 fotoğrafla nasıl hissettirebiliriz ki insanlara kameranın içine hapsettiğimiz havayı?

De Luigi Hidden China serisiyle dünyaya hükmetmeye hazırlanan (hükmeden mi desek?) Çin'in yaygın medyada var olan görüntülerinin yerine geride kalmış hayatları getiriyor gözlerimizin önüne. Hidden China örnek alınacak çok başarılı bir fotoröportaj örneği.



Stefano De Luigi Link
Hidden China Link

Son zamanlarda seyrettiğim en keyifli videolardan birisi :))


Bundan beş sene önce günübirlik İstanbul'a gidip Merih Akoğul'un her ayın bir çarşamba günü Yapı Kredi Kültür Sanat'ta yaptığı fotoğraf söyleşilerini izler, gece Ankara'ya geri dönerdim. Fotoğraf konusunda öğrendiklerimin bir çoğunu o seyahatlerden edindim. Gün boyu nerede sergi varsa gittim. Ankara'da ayda bir sergi görsek şans sayar iken, orada günde 5-6 galeride hayal bile demeyeceğim işleri izler memlekete geri dönerdim.

İstanbul Fotoğraf Merkezi'ni de bu gezilerimden birinde tanıdım. Sahibi Mehmet Kısmet'le daha önce tanışmış olsam da fotoğraf merkezi tam hayal ettiğim bir yerdi. Tarlabaşı Bulvarı'nın sonlarına doğru iki katlı ev, kütüphanesiyle, kafesiyle, Leica Gallery'siyle dört dörtlük bir fotoğraf evi niteliğindeydi. Mehmet Bey orada atölyeler, eğitimler veriyor, karanlık ve aydınlık oda baskı merkezleri ile fotoğraflar da basıyordu. İki defa gittim, ikisinde de içinden çıkmak istemedim.

Geçen hafta sonu öğrendim ki kapanmış İstanbul Fotoğraf Merkezi. Web sayfası bile faaliyette değil. Oysa ne de çok takip ederdim o web sayfasını. Güncel sergiler, gelecek sergiler, haberler, kitaplığa yeni giren albümler... Üzüldüm, gerçekten çok üzüldüm. Çok fazla bir fotoğraf geçmişim olmamasına rağmen oranın havasını solumak benim kişisel tarihimde önemli izler barındırır. Hatta orada gördüğüm bir fotoğraf, okuduğunuz bloga iki buçuk sene önce konu olmuş bile.

Ne diyeyim, umarım var olan tüm fotoğraf evleri, galerileri, dernekleri hayatlarına uzun süre devam ederler. Her ne kadar bir çoğunun işlerini, etkinliklerini eleştirsem de onlar ülkedeki fotoğraf ve görme kültürünü oluşturmada üzerlerine düşen görevi büyük bir fedakarlıkla yapıyorlar.

Meren’in Fotoğraf Günlüğü, dördüncü konuk fotoğrafçısını takdim etmekten gurur duyar!

Bu seferki konuğum Sezay Özbal. Kendisi 90′lı yılların başında Saddam’ın zulmünden kaçan Kürt’lerin dramının yer aldığı, ilk kez gün ışığına çıkan diaları ile aramızda.

Fotoğraflar elime ulaştığında o günleri kaçırmış ya da o yıllarda çok genç olduğu için olan biteni tam olarak idrak edememiş kişilere bölgenin yakın tarihinden bir kesiti olay yerinden fotoğraflar ile sunmanın iyi bir fikir olabileceğini düşündüm. Ayrıca Irak’taki Kürt nüfusunun ilk Körfez Savaşı’nın üzerinde önemli bir iz bıraktığı tarihine dair araştırmalar yürüten akademisyen ve gazetecileri Sezay Özbal’ın eşsiz arşivinden haberdar etmek gibi bir sorumluluğu yerine getiriyor olmak benim için önemli bir motivasyon oldu.

Evvela Sezay Özbal’a, daha sonra da o döneme dair kısa bilgiler aktardıktan sonra fotoğraflara geçeceğim. Eğer herhangi bir sebeple Sezay Özbal ile iletişime geçmek isterseniz beni aracı olarak kullanabilirsiniz. Ayrıca kendisinin de yazıya gelen yorumları takip edeceğini tahmin ediyorum.

***

Sezay Özbal mesleğe 80′li yılların başlarında Hürriyet Gazetesi ile adım atmış emekli bir gazeteci. Özel televizyon kanallarının yayın hayatlarına başlamaları ile birlikte 1993 yılından 2006 yılına kadar çeşitli televizyon kanallarının haber merkezlerinde görev yapmış. Haber editörü olarak çalıştığı CNN TÜRK’ten 2006 yılında emekliye ayrılmış.

Kürt göçünü belgeleme işine dahil oluşu Körfez Savaşı döneminde çalıştığı Hürriyet Gazetesi günlerine uzanıyor. Kürt göçünün başlamasıyla birlikte Özbal bölgeye gönüllü olarak gitmiş. Göçün her safhasını iki ay boyunca görüntüleyip, geriye binden fazla fotoğraf ile dönmüş. Bu yazı içerisinde o fotoğraflardan birkaç tanesi yer alıyor. Özbal’ın arşivinin önemine dair fikir vereceğini tahmin ediyorum.

***

Şimdi biraz tarihçe.

Nedenleri ve diğer sonuçları bu yazının bağlamının dışında kalan 1991 Körfez Savaşı’nın neticesinde Güney ve Kuzey Irak’ta Baas Partisi rejime karşı halk ayaklanmaları başlamıştı.

Savaş başladıktan bir ay sonra, Şubat 1991′de, dönemin ABD başkanı olan George H. W. Bush, hani daha sonra demokrasinin nasıl bir şaka olduğunu hatırlatırcasına oğlu da ABD’ye başkan seçilen ve Irak Savaşı üzerinden ABD’nin bölgedeki etkinlik yarışının ikinci perdesinin yönetmenliğini yapan ‘baba Bush’, şu meşhur sözleriyle Irak halkını açıkça ayaklanmaya davet ediyordu:

“Akan kanı durdurmanın bir yolu daha var, ve bu da Irak ordusu ve halkının kontrolü kendi eline alıp diktatör Saddam Hüseyin’in kenara çekilmesini sağlamaları”

Bunun doğal bir sonucu olarak Irak’taki milyonlarca insan o sırada Irak’ı bombalamakta olan ABD’nin kendi saflarında olduğu durumda Saddam’dan kurtulmalarının mümkün olduğuna inanmakta güçlük çekmedi.

Özellikle Mart ayında Irak Ordusu’nun Irak’ın çeşitli yerleri ve Kuveyt’te gerçekleşen çatışmalarda ABD’nin önderliğindeki koalisyon kuvvetleri karşısında hezimete uğramış olması ülkenin güneyinde olduğu gibi kuzeyinde de bir umut havası yarattı. Çok kısa bir süre içerisinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde o dönem güçlerini birleştiren Mesut Barzani ve Celal Talabani’nin peşmerge kuvvetleri önderliğinde Baas rejimine karşı geniş katılımlı ayaklanmalar baş gösterir oldu. Lakin bu ayaklanmalar -o dönem nispeten beklenmedik bir biçimde- Irak Cumhuriyet Muhafızları’nın atik ve şiddetli müdahaleleri ile karşılaştı. Saddam’a bağlı kuvvetlerin isyanlara verdiği karşılık kaçan halkın üzerine helikopterlerden gaz yağı döküp insanları ateşe vermekten, yaralananların gittiği hastaneleri bombalamaya kadar son derece rahatsız edici bir yelpazede hayat buldu. Bununla beraber ABD’nin başta çeşitli seviyelerde ima ettiği destek bir türlü gelmiyordu. Zira özellikle Türkiye’nin parçalanacak bir Irak’tan duyduğu korku ve bu konudaki diplomatik baskısı, ABD hükumetinin Kürt’lerin bağımsızlıklarını ilan edişleri ile sonuçlanabilecek isyanlara destek olma konusunda geri adım atmasına ve Saddam’ın ayaklanmalara verdiği yanıt esnasında on binlerce kişinin ölümüne göz yummasına yetti.

ABD’nin bu geri adımı ile bölgedeki bir diktatöre karşı başlayan ayaklanmalar, aniden son 50 yılın en büyük göçüne dönüşüyordu.

Sadece Mart ve Nisan aylarında iki milyona yakın Kürt, bir anda hayatlarının bir parçası olan savaşın yıkıntıları arasında Irak’ın kuzey sınır komşuları olan Türkiye ve İran’a doğru kaçmaya başladı. Birleşmiş Milletler, ABD, Türkiye ve İran’ın olayı kontrol altında tutma noktasındaki acemilikleri, devlet menfaatleri arasında sıkışıp kalmış olan halkın çilesini perçinledi. Göç esnasında büyük çoğunluğunu çocukların oluşturduğu binlerce kişi gerek hava koşulları, açlık, susuzluk ve göçün sebep olduğu sağlık problemleri, gerekse ordu helikopterlerinin zaman zaman sivil kalabalığa ateş açması sonucunda öldü. Birleşmiş Milletler verileri üzerinden yapılan tahminlere göre 1991 yılının bir bölümünde günde ortalama 2,000 Kürt hayatını kaybediyordu.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 1992 yılında yayınladığı raporda da burada verdiğim özet ile örtüşen bilgiler ve fazlası yer alıyor. Dili İngilizce, fakat yine de okumaya devam etmek isteyebilecekler için bağlantısını vermek istiyorum: http://www.hrw.org/reports/1992/Iraq926.htm

***

Tüm bunlar yaşanırken Saddam’dan kaçıp Türkiye sınırına gelen, Türkiye sınırından alınıp ‘güvenli bölgelere’ taşınan, daha sonra Kuzey Irak’ta güvenliğin sağlanmasının ardından önce Silopi’deki Hac Konaklama Tesislerine, oradan da kamyonlarla Irak’a taşınan insanların yaşadıklarını tam olarak aktarmak, hele de bunu birkaç fotoğraf üzerinden yapmak elbette mümkün değil. Yine de bir fikir verebilirsem görevimi yerine getirmiş hissedeceğim.

Aşağıda izleyeceğiniz tarihi fotoğraflara yer yer yazdığım kısa açıklamalar ve şahsi düşüncelerim eşlik ediyor.

Yazının kalan kısmını Özbal’ın hatırına fotoğraflara bakıp metinleri es geçmek sureti ile tamamlamak serbest.

***

İlk fotoğraf Kuzey Irak’tan. Fotoğrafa bakarken fotoğraf üzerindeki “SADDAM WELCOMES COL DELK AND THE 18TH MP BDE TO IRAQ” yazısı dikkatimi çekti. Yazının Türkçe’si yaklaşık olarak şöyle bir şey: “Saddam Albay Delk ve on sekizinci jandarma tugayına hoşgeldiniz diyor“.

Delk’i biraz araştırınca Kuzey Irak’ta Türkiye sınırına epey yakın olan Duhok civarında görevli bir albay olduğunu öğrendim. Göç sonrası bölgenin güvenliğini sağlamakla görevli Birleşmiş Milletler askeri tugaylarından birisinin başında imiş. Hatta o dönemden kalma gazete haberlerinde olan bitene dair açıklamalarına rastlamak mümkün. Tek bir fotoğraf ile belgelenen detayların her biri üzerinde saatler harcamaya değer.



01, © Sezay Özbal

Saddam’ın güçleri tarafından evleri başlarına yıkılan insanların manzarası. Kalıp yıkıma şahit olanların çaresizliği de en azından göçenler kadar iç karartıcı görünüyor. Fakat yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalmanın sıkıntısı, geride kalanların sıkıntısından biraz daha ağır olabilir.


02, © Sezay Özbal

Zap Suyu Köprüsü, kâh traktörlerin ve kamyonların arkasında, kâh yürüyerek gerçekleşen göçün önemli dar boğazlarından birisi olmuş. Kalabalık bir insan grubunu taşıyamayacak durumda olan tehlikeli köprüyü ancak beşerli-onarlı gruplar halinde geçmek mümkün olduğundan Özbal’ın fotoğrafının ana temasını bekleyen insanların oluşturduğu büyük kuyruk teşkil ediyor.


03, © Sezay Özbal

Fakat bekleyişin ve yığılmanın vardığı asıl nokta yukarıdaki fotoğraftan sadece birkaç saat sonra çekilmiş olan aşağıdaki fotoğrafla ortaya çıkıyor.

Bu kadar kalabalık topluluklara bakarken insan o kalabalığı meydana getiren her kişinin aslında bağımsız bir birey olduğunu unutur gibi oluyor bence. Nasıl ki İkinci Dünya Savaşı’nda ölen sivillerin sayısını “35 milyon” diye yuvarlamak kimseyi pek rahatsız etmiyorsa, şu kalabalıktaki insanların her birinin bir insan olduğu fikrine yabancılaşmak ve Kürt Göçü deyip geçtiğimiz bu deneyimin ne kadar çok hayat üzerinde ne kadar büyük izler bıraktığını unutmak pek kolay.

Halbuki o yuvarlanıverilen küsuratlar hayatta olsalar da hayatta olmamak ne demek bi’ anlatsalar.


04, © Sezay Özbal

Bu yazı üzerinde çalışırken göç esnasında sınırları geçenlerin en büyük problemlerinden birisinin de kara mayınları olduğunu şaşırarak öğrendim. Göç esnasında mayınlar yüzünden çok can kaybı yaşanmış. Özbal’ın fotoğrafı topraktan patlamadan çıkarılmış kara mayınlarının yanından yürümekte olan insanları belgeliyor.


05, © Sezay Özbal

İnsanların çadır kurup kamp yaptıkları alanlardan birisi. Battaniye ile, çarşaf ile kurulmuş çadırlar.


06, © Sezay Özbal

Ne kadar sağlıklı olduğu renginden tahmin edilebilecek bir su birikintisinin çevresine doluşmuş kadınlar sudan istifade ediyorlar. Kimisi çamaşır yıkıyor, kimisi bulaşık. Özbal e-postasında sol alt köşede bağırsak temizleyen kadına dikkat çekmiş. Temiz su sıkıntısı bakteriyel enfeksiyonların özellikle çocuklar arasında yayılmasına ve her gün onlarca çocuğun dizanteri yüzünden hayatını kaybetmesine neden olmuş..


07, © Sezay Özbal

Aşağıdaki çocuğun giydiği kazak bu trajedinin aslında ne kadar yakın bir geçmişe ait olduğunu hatırlattı bana. Aşağı yukarı 10 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bu çocuk neden bir parçası olduğu hakkında muhtemelen hiçbir elle tutulur fikir üretemediği bu keşmekeş içinde hayatta kalma mücadelesi verirken, benim bu anlardaki en önemli problemim Ankara’daki sıcak evimde sevmediğim bir yemeğin pişiyor olması ihtimali filan idi büyük olasılıkla. Eğer hayatta ise, aşağıdaki kardeşim ile dertlerimizin bugün de çok farklı olduğunu tahmin ediyorum. Bambaşka hayatlar yaşamış olmamız ikimizin de suçu değilken, onun açıkça bir özrü hak ediyor olması ve fakat bu tip haksızlıkların telafisi ile ilgilenen hiçbir merci olmadığı gerçeği bu evrenin kabullenmesi güç bir fenomeni.


08, © Sezay Özbal

Aşağıdaki fotoğrafta yer alan her bir yüz ayrı bir karamsarlığın ifadesini taşıyor. Daha genç yaşlarımda şu an çok utandığım bir konformizm ile zor yaşam koşulları içerisindeki insanların neden çok çocuk sahibi olduğunu sorguladığım, suçu biraz da o insanlarda aramaya çalıştığım günler oldu. Yaşlandıkça görüşlerim değişti, fakat utancım baki.

Bu insanlar zorunlu göç yollarına düşmeden önce de huzur içerisinde değillerdi. Bir diktatör tarafından yönetilen bir ülkede, yatırım yapılmayan bir yörenin iş ve eğitim olanaklarından uzak hayatlar süren insanları idi bu insanlar.

Hasbelkader dünyanın savaşlar ve açlığın kol gezmediği bir köşesinde, temel yaşam özgürlükleri elinden alınmış bir azınlık yerine statükonun sırtını yasladığı bir çoğunluğun parçası olarak dünyaya gelmiş olan, makul karşılıklar ödeyerek eğitim alıp ve hatta belki de sevdiği bir işi yapacak kadar talihli olan bireyleri için “yaşıyor olma deneyiminin” mükafatı, çevrelerindeki birçok kaynaktan temin edilebilen, neredeyse rutin bir keyif iken bu fotoğraflarda rastladığınız insanların yaşamlarına anlam katmak için yapabildikleri tek şeyi yapıyor olmalarına burun kıvırmak, şüphesiz son derece aşağılıkça bir tavır olurdu.

Fakirliğin ve çaresizliğin kol gezdiği coğrafyalarda nüfus artışının daha hızlı olmasına anlam veremiyorsanız, belki siz de olaya bu açıdan bakmayı denemelisiniz.


09, © Sezay Özbal

Yardım malzemeleri taşıyan bir kamyonun etrafına doluşmuş insanlar. Yine kalabalık.


10, © Sezay Özbal

Aşağıdaki fotoğraf Özbal’ın dijital ortama aktararak bana gönderdiği fotoğraflar arasında beni en çok etkileyen fotoğraflardan birisi oldu.

Bu koşullar içinde yaşam mücadelesi veren, kış ve çamur içinde yalın ayak yol kateden bu kadınları gülümserken görmek insanı karmaşık duygulara gark ediyor.

Ne olursa olsun insan canlısını o kadar da küçümsememek lazım işte.


11, © Sezay Özbal

***

Sezay Özbal bu sıralar eski yıllardan kalma dia’larını tarayıp dijital ortama aktarmakla meşgul. Eğer uğrayıp bir merhaba demek isterseniz, kendisinin  http://sezayozbal.blogspot.com adresinde bir web günlüğü de var.

Aramızda geçen e-posta trafiğinin bir noktasında dijital çağ oyuncakları ile pek arası olmadığını itiraf etti. Biraz da bu sebeple dia’ları dijital ortama aktarma çilesine katlandığı için kendisine fazladan bir teşekkür borçluyum.

 
 

Bizler, on altı yaşındaki bir çocuğu “asmayalım da besleyelim mi” diye idam eden cuntanın anayasasına 92% evet oyu vermiş bir ülkenin çocuklarıyız. Bugün 13 Aralık, Erdal Eren’in ölüm yıldönümü.

Sadece bir dakika durun ve düşünün 16 yaşınızı, neler yapıyordunuz, neler hissediyordunuz, nasıldı dünya? İşte o yaşta, yaşını büyüterek ve düzmece belgelerle suçlayarak astılar Erdal’ı. İbret olsun diye.

Ve işte bizler, o kabusun başka versiyonlarını yaşamaya devam ettik, ediyoruz yıllardır. Asmayalım da besleyelim mi paşasına Marmaris’te resim yaptırarak, buna rağmen anayasayı değiştirmiş gibi yaparak, devlet için kurşun atıp yiyen şereflilere 90′larda sahip çıkarak, milyon sayfalık davalar açıp neticede kümeste bir tavuk tüyünü bulamayarak devam ediyoruz.

16 yaşında çocuklarını dün astıran, bugün pankart açtılar diye aylarca hapis yatıran bu ülke, bir türlü “kendisi” olamayarak, hep ötekileşerek kendine, yoluna devam ediyor.

Bugün 13 Aralık 2011, bugün -idamının 31.yıldönümünde- asılan 16 yaşındaki çocuğu, Erdal Eren’i bir dakika olsun düşünme günü.

Erdal Eren’in gözleri tarihin içinden bize bakıyor. Bakıyor, çünkü biz, yani Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları, henüz o gözlere bakmayı beceremedik.

Bunu başarana kadar, başımız eğik.

 

Polonyalı fotoğrafçı Monika Bulaj, yaptığı Afganistan yolculuklarında keşfettiği büyülü ülkeyi anlatıyor. İzlemek istersiniz belki.

Biriyle tanışıyorsun, laf ordan burdan açılıyor Nepal'e geliyor, Nepal başka bir kapı açıyor, İsmet Özel adı geçiyor, bir bakmışsın şiiri okumaya başlamışşınız. Sen şaşkın, o şaşkın. Yüzlere yayılan o huzurlu gülümseme ile Namaste.

Ozamandan beri edilen tek dua; Allah'ım güzel insanlarla karşılaştır, tıpkı Nepal'deki gibi ' oluyor.








...
Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
Ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
Kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
Laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
Ruhum sahte
Evi Nepal'de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
Sınıfları doğrudan geçip
Gerçekleri gören gençlerin gözünde.
Acaba kim bilen doğrusunu? hatta ben
Kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
Sanki ne anlıyorum?

Ola ki
Şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
Telâş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
Çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
Devlet sırrıyla birlikte insanın
Sinematografik bir hayatı olabilir
O kibar çevrelerden gizli batakhanelere
Yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
Ve sonunda estetik bir
İdam belki!
Evet, evet ruhu olmak
Bütün bunları sağlayamaz insana.
...

İsmet Özel