Mayis ayinda Fort Collins'te sergilenen 'my parents' adli fotografin bulundugu 'mes souvenirs' serisi bu ay da "Px3 Prix de la photographie Paris"de mansiyon ödülü aldi.

Gönderdikleri e-postada gözüme daha sonradan ilisen sey de "portraiture" kategorisinin 'wedding' dalinda birincilik aldigim oldu.





Erwin Olaf'in yilin fotografçisi seçildigi bu yarismada bir seyler kazanmak da hos bir duygu.
Ödülden falan ziyade isin en güzel yani bu tür imkanlar sayesinde Paris'e resmi olarak davet edilmek ve bu tür islerle ugrasan diger insanlarla tanisma firsati bulabilmek.








Christina Weschta adli kemanci ile 2. seansi da iç mekanda portre seklinde çalistik.
Iyi çekilen portre fotograflari cidden sihirli seyler. Basit olsalar da bir sihir var isin içinde.
Zaten olmasi da lazim..
Van gezisi fotograflarına devam ...


 
 

Daha önceki yazılarımdan birisinde couch surfing denen müthiş oluşumdan bahsetmiş, Amerika’yı baştan başa yürüyerek geçen misafirimizin hikayesini anlatmıştım (bu arada kendisi yaklaşık 6500 kilometrelik seyahatini geçen haftalardan birisinde sağ salim bitirdi, yürüdüğü mesafe harita üzerinde yaklaşık olarak şöyle görünüyor).

Bu sabah havalimanına bıraktığımız misafirimiz Macaristan’dan bir konferans için gelmiş olan Katalin isimli bir hatun kişi idi.

Couch surfing üzerinden tanıştığımız her kişi yeni bir şey getirdi hayatımıza. Bir çok harika insan ile dost olduk, gittiğimizde kalacak yerimiz olan ülke sayısı arttı. Bir doktora öğrencisi olan Katalin’in de çok enteresan bir araştırma konusu vardı örneğin, yeni şeyler öğrenmenin sonu yok.

Onun burada geçirdiğim zaman zarfında neden bu güne kadar couch surfing üzerinden tanıştığımız insanlarla iligli bir projeye daha önce başlamadığımı düşünüp üzüldüm açıkçası. Zararın gerçekten neresinden dönülürse kâr olup olmadığını test etmek amacıyla Katalin ile bu projeye başlamaya karar verdim. Kafamdaki proje evimizde misafir ettiğimiz insanların portreleri, nereden gelip nereye gittikleri, ne ile meşgul oldukları ve onlardan neler öğrendiğimiz ile ilgili olacak. Şimdilik bir şey yazmayacağım ama şöyle 9-10 kişi olduğunda yayınlarım herhalde.

Bu arada Katalin’in portresini koyabilirim ama:

Bu arada Katalin gelirken bize bir çıkartma getirmiş. Hani şu üzerinde ülke kodları olan ve arabalara yapıştırılan çıkartmalardan. Öğrendik üzerinde OC yazan bı çıkartma Budapeşte’deki sanatçı bir arkadaşı olan Sári’nin devam eden bir sanat projesinin parçasıymış ve OC “Other Country” (”diğer ülke”) anlamına geliyormuş.

Bunu arabana yapıştırdığın zaman Sári’nin sergisinde kullanması için bir fotoğrafını çekmem gerekli” dediğinde gözlerim parladı. Kati’nin elindeki point-and-shoot fotoğraf makinesine bakıp “istersen ben de bir fotoğrafını çekerim, hoşuna giderse onu gönderebiliriz” dedim.

Bir lab dönüşü de aşağıdaki iki fotoğrafı çektim:

İkisini de beğendim, fakat bu daha çok hoşuma gitti sanırım:

Kati fotoğrafları görünce çok beğendi ve hemen Sári’ye gönderdik.

Velhasılı Avrupa’daki bir sanat sergisinde bu fotoğraflardan birisinin boy göstermesi çok muhtemel… Evinde birisini misafir ediyorsun, bir de bakıyorsun Avrupa’da bir sanat projesinin ucundan da olsa parçası olmuşsun. Gel de couch surfing’in hastası olma şimdi.

Share/Save/Bookmark

http://www.youtube.com/watch?v=1zpTQCQEFhg

Gençlik dönemimizde bizi ne kadar etkilemiş, yıllardır aynı zevkle dinliyoruz şarkılarını...
Yaşlanıyoruz galiba :)



 
 




*Trio La Lucarne

 
 

Sali günü Kamerunlu sarkici arkadasimiz Landry Mbiaba ile afro-caz tadinda zevkli, güzel bir konser verdik. Kendine ait olan sarkilari, yillarca geleneksel kültürünün besledigi kisisel tarzini çok iyi olusturmus bir nitelige sahip. Agustos ayinda da cd kaydi için stüdyo'da olucaz büyük ihtimal. Konser kaydini alir almaz da yutupa ve ilgili mecralara düsürmekten çekinmicez. Yasasin müzik korsanligi!

ps- Direncan'a da güzel fotograf için tesekkürler. (dön baba dön dön :) )
 
 
Peki ona Erwin "Caravaggio-Velazquez-Ramirez" Olaf desek?
Hayran olmamak, onunla aynı havayı soluyanları kıskanmamak elde değil.

Erwin Olaf














































































 
 

İran’daki seçimlerin ardından gerçekleştirilen protestolar ve devletin olan bitene karşı tutumuna dair Batı toplumlarının, özellikle de Amerikalıların verdiği tepkiler artık o kadar sentetik ve rahatsız edici bir hâl aldı ki, aklıma yıllar öncesinde İtalya’daki kahramanım Cristiano Corte sayesinde tanıştığım Eolo Perfido ve onun müthiş serisi “Propaganda” geldi.

İran’da yaşananların yanlışlığı ve can sıkıcılığı ortada. Can sıkıcı olan bir diğer şey ise medya tarafından maniple edilen insanların bu olan biten karşısında ezberden verdikleri tepkiler bence. O tepkilerle kendilerini öyle bir motive etmiş durumdalar ki “İsrail İran’ın nükleer tesislerine iki sorti yapsa, İran İsrail’e cevap vermeye çalışsa, Amerika da huzuru tesis etmek için Neda’nın kanını döken canavarların çanına ot tıkamaya gitse nasıl olur?” deseniz “şşt saçmalamayın bakayım” diyecek kadar ayık kimse kalmadı meydanda.

Amerikalıların -ve onların heyecanına kapılan başkalarının da- Twitter’da, Facebook’ta hiç sorgulamadan, durup üzerine bir saniye dahi düşünmeden her duyduklarını tekrarlayışları, kendi kendilerini yapılan bu haksızlığa dair motive etme çabaları gerçekten inanılmaz. Halbuki durup bir düşünseler son yıllarda Dünya, kendi devletlerinin bizzat gerçekleştirdiği, destek olduğu ya da göz yumduğu insanlık ayıpları ile çalkalanırken onların medya kuruluşlarının en büyük derdinin Britney Spears’ın büyümesinin bir türlü önüne geçilemeyen kalçası ve yükselen petrol fiyatları olduğunu hatırlasalar, belki o zaman İran ile ilgili bu kesintisiz haber akışının ve yaratılan kamuoyu bilincinin ardında insan hakları, özgürlük ve demokrasi aşkından fazlası olduğunu hissedebilirler.

Sosyal ağların beraberinde getirdiği yeni iletişim mecralarının insanlara daha fazla aydınlık vaat ettiğini düşünürken aslında insanların teknoloji sayesinde propagandanın ucuz işçileri haline geliverdiğini görmek büyük hayal kırıklığı.

İşte bu noktada gözümün önüneden Eolo Perfido’nun azimli fakat gözleri bağlı Amerikalı stereotipleri geçiyor…


Propaganda, © Eolo Perfido

Propaganda, © Eolo Perfido

Propaganda, © Eolo Perfido

Propaganda, © Eolo Perfido

Bir yandan da Amerika toplumuna kanunlar ile bahşedilmiş kıskandığım, saygı duyduğum özgürlükler, Amerikan halkının sevgimi ve sempatimi kazanan nitelikleri de yok değil.

En basitinden bir fotoğrafçı yukarıdakine benzer bir eleştiriyi benim toplumuma getirmeye kalksa ya bayrağa hakaretten ya Türk’lüğü aşağılamaktan ya da milleti askerlikten soğutmaktan ötürü hapse girer, kendisinin web sitesi mahkeme kararı ile sansürlenir, hatta bakarsınız bir gün birisi çıkar kafasına bir kurşun sıkar da kimsenin umurunda olmaz.

İran öyle böyle de kalanlar da az değil hani.

Nazım da Prensese Mektuplar da İran seçimleri ve ardından yaşananlar ile ilgili bir yazı kaleme almış okumanızı tavsiye ederim.

Share/Save/Bookmark

AFSAD'ın şimdiki başkanı olan Gökhan Bulut iyi bir soyut fotoğraf sanatçısı. Bundan bir önceki dönem Soyut Atölye ile oluşturdukları Tin sergisini Viyana'dan sonra Münih'te de açmaya hazırlanıyor. Basında, fotoğraf gündeminde olmasa dahi üzerinde konuşulması gereken bir sergi bu aslında. Konu hakkında AFSAD'ın sayfası dahil olmak üzere sizlere link bile veremememden anlayabilirsiniz aslında durumun vahametini. Ulaşabildiğim adam akıllı tek link Faika Berat Pehlivan'ın deviantart sayfasında.
Ne zamandır makinayı elime alıp birşeyler çekmediğimden olsa gerek bütün gün zamanımı fotoğraf izleyerek geçirmeye çalışıyorum. Deviantart olsun, Flickr olsun belli başlı paylaşım gruplarını, In-Public gibi komüniteleri, Magnum'un, vii'nin fotoğrafçılarını, bir de benim favorilerim olanları düzensiz de olsa takip etmeye çalışıyorum.

Bir kere açık söyleyeyim acayip popüler bu aralar sokak fotoğrafçılığı. Bir kere kolay! Yani öyle görünüyor. Mekan, malzeme bol. Işık güzel, sokaklardaki gölgeler, arabalar, dumanlar, gelen-gidenler sonsuz. Ama çektiklerinin içini dolduran kim var derseniz işte o konu benim boyumu aşar. İdolü Trent Parke olan biri için cevaplaması zor bir soru.

Aşağıdaki linkler benim gezip gördüğüm, takip etmeye çalıştığım, kimi zaman burada fotoğraflarını paylaştığım street photo grup ve fotoğrafçılara ait linkler. İzlemesi bedava.

Boogie
Across The Street (Flickr)
Vasilikos
In-Public
Matt Stuart
Markus Hartel
Blake Andrews
Jesse Marlow

Tabii ki Vasilikos ve tabii ki İstanbul:

 
 
Polonyalı fotoğrafçı Andrzej Kramarz'ın Şeyler (Rzeczy-Things) isimli serisi çok ilginç. Kramarz etraftan topladığı, eski, kullanılmış, birçok yerden, farklı dünyalara ait "şeyler"i bir araya getirmiş ve fotoğraflamış.




Geldim. Bunca yükle geç kalmış bir düşüncenin ellerimizdeki sıcaklığa dönüşmesini bekledim, olmadı. Geldim, fakat zincirlerle, görünmeyen bağlarla, küçük büyük ağrılarla geldim. Akşam olmuş yine, tesadüflerin beni ince ince kıydığı bu fotoğrafta, kanımda adının dolaştığını düşünerek dolandım neresi olduğunu bilmediğim bir semtte bulunan senin sokağında. Uzanıp üst rafından ince bir kitap indirdiğin kitaplığına de uğradım. Sırtına baktım da, geç kalmışım, bunca saat ve bunca kitap benden önce toplanmış, münzevi bir yazarın sığınağı gibi odan, derlenip katlanmış bir hayatın var, bensiz yaşıyorsun, ben de artık saçma bir şekilde yanımda sen olmadan ölüyorum. Kaşlarımı çatıyorum, geç kalmışım.

İşte bu raddeye geldim, yine de senden başka kimsenin beni böyle zayıf ve aptal görmesini istemiyorum, hoş ne değişecek öyle olursa? Hiç. Yine de "Nedir bu hâlin?" diye soracak olursanız inkar ederim yazdıklarımı. Şimdilik sadece saatleri görmek istiyorum, kaybettiğim 'keşke'lerin içine saklandığı ve hepsi de yanlış bir zamanı gösteren bütün saatlerimi onarmak istiyorum, bilmediğim için onaramıyorum da, sonra buna da üzülüyorum. Arabanın biri kafatasımı parçaladığında gözlerimi açtığım hastaneye geri dönmek istiyorum. O vakit seçme şansım olsa yine de hayata dönmek ister miydim sahiden? Bilmiyorum, rüya görüyorum, onca minik parçayı bir araya getiren beyaz gömlekli kadınlarla, adamlarla, ilaç kokuları arasında halvet olup düşünüp duruyorum, bilmiyorum, bilmiyorum, başımda bir ağrı, hem bu saatten sonra yapacak bir şey de yok zaten, bir dergi alıp yüzümü gizliyorum. Zaman, diyorum ki nedir? Sen zaman mısın? Geçip gidiyorsun hayatımdan.

Yanına geldim (elbette başka bir şey için). Hem seninle konuşmak öyle güzel ki, kalbimi simgeleyen, benim için önemli bir nesneyi dışarıda bir yerde yağmur yağarken çıkartıp önüne koymak isterdim. Eski zamanlardan bir hatıra gibi, bir yerlerinde paslanmış, heyecanla ayağa kalkmak isteyen küçük anıların olduğu akreple yelkovanın sıcaktan eridiği, artık lüzumsuz bir tarih kitabına dönüşmüş Zerdüşt’ün saatine benziyor kalbim. Geç kalmışım. Bunu yineleyip duruyorum, çünkü bunu söylerken, her defasında bir fotoğrafa takılmış zihnimde şimşek çakıyor ve sen raftan bir kitap daha indiriyorsun, sabahın kör bir saatinde, herkes uyurken derin kitaplar okuyorsun, ben de o vakitlerde ağlamaya uyanıyorum. Geç kalmışım. Bunu söylemek hiç de hoş değil biliyorum. Zararın neresinden dönsem diye bakıyorum, fakat bir bıçak her defasında içimde dönüp duruyor. Öylesine zor ki, kahroluyorum mütemadiyen ve farkına varmadan yaşasaymışım keşke diyorum. Tek parmakla piyano çalarmış gibi yapıyorum, hayali bir kitaplığa dönerek ve belirli bir sırayla seni düşünerek, kafamda kırık parçacıklar, yırtılmış fotoğraflardan mürekkep bir saat tatlı tatlı tıkırdayarak akıp gidiyor. Damla damla dökülüyor cümle notalar, harfler. Hepsi bana geç kaldığımı duyuruyor. Daha çok yazmak ile yazdıklarımı çöpe atmak arasındayım.

Niye geç kalmışım ki ben?
 
 


Üniversitenin sabahlara kadar ders çalışır gibi yapıp aslında geyik yaparak geçirdiğimiz o güzel yıllarında güneş doğmazdan az evvel dışarıya fırlayıp fırından henüz çıkmakta olan poğaçalardan, böreklerden 3′er 5′er tane götürmek, vizeleri/finalleri de mide fesatı eşliğinde, suratlar on karış geçirmek bir ananemiz idi.

O zamanlar, doğmakta olan Güneş’in aydınlattığı ve poğaçalarımızı yerken seyrettiğimiz bomboş şehrin ve şehir mobilyalarının (binalar, kaldırımlar, direkler, ağaçlar, v.s.) o soğuk maviliğinin ardında insanların henüz uyanmamış, şehri ve mobilyalarını kullanmaya başlamamış olması olduğunu iddia ederdim. Güneş batarkenki o sıcak, cana yakın sarı/turunculuğun ardında ise elbette insanların işten çıkıyor olmaları sebebi ile azalmış olan stres, rahatlık ve eve dönüyor olmanın huzuru vardı.

Şehrin bu değişen halet-i ruhiyesinin iddia ettiğim şeylerle ilgisi olmadığını biliyordum ama bizce üniversite yılları anlamsız iddialar üretip sabahlara kadar ciddiyetle onları tartışmak içindi (bu tartışmalarımıza anlam veremeyenler üniversite sonrasında başlayan gerçek hayata en büyük hazırlığın aslında bu olduğunu anladıklarında ne yazık ki iş işten geçmişti).

Rengi aslında hiç değişmeyen bir cismin değişik ışık kaynaklarının altında değişik tonlara bürünmesinin ardında görünür ışığın bir niteliği olan “renk sıcaklığı” var aslında. Renk sıcaklığı gayet derin bir konu ve fotoğrafçılar, sinemacılar, yayıncılar filan için çok büyük önem arz ediyor (ayrıca sadece bu alanlar ile ilgilenenlerin değil görme yetisi olan her canlının bir miktar öğrenmekten keyif alabileceği de bir konu aynı zamanda). Renk sıcaklığı ışık kaynağına bağlı olarak değişen bir şey. Bir ışık kaynağının renk sıcaklığı onun kromatikliği ve o renge denk düşen kara cisim ışımasına sebep olan sıcaklığın bulunması ile belirleniyor. Karışık duyulsa da aslında lise fiziğinin yeteceği karmaşıklıkta şeyler. Bir girersem kolayca çıkamayacağımı bildiğim için araştırma işini meraklılarına bırakıyorum.

Dün renk sıcaklığının en tatlı olduğu saatlerde dışarıdaydım. Güneş’in tam batışı esnasında, renk sıcaklığı 4500 Kelvin dolaylarına düştüğünde New Orleans’ta her şey o kadar güzel görünüyor ki anlatmam mümkün değil. Normalde -bir Artvin aşığı olarak- etrafta dağ, tepe omadığında kendini huzursuz hisseden, dağsız, tepesiz yerlerde yaşamaktan keyif almayan bir insanım. Hatta New Orleans ile ilgili en büyük problemim de bu idi başta. Fakat Konya’nın bir kaç katı olan bir düzlüğün ortasında yer alan ve Güneş’in ufukta kaybolmadan önceki son ışınlarını bile yakalayan bir yerde yaşamanın da ayrı bir keyfi varmış, zamanla onu gördüm.

Dünden bir kaç fotoğrafa yer vereyim de bu kadar yazı boşa gitmesin, “resimlerine bakıp” gitmek isteyenler eli boş dönmesin (bu arada Barış Özyurt bana Türkiye’den “Uykusuz” göndermiş, sayesinde Uğur Gürsoy isimli dahinin “Fırat” isimli inanılmaz karakteri ile tanıştım, ikisine de teşekkür ediyorum buradan).

..

Bu arada aşağıdaki fotoğraf çok hoşuma gitti:

Yukarıdaki kadar karakterli olmasa da, klişe ve sıradan görünse de aşağıdaki fotoğrafı da beğendim. Arada kaldım, bilemedim cidden.

Share/Save/Bookmark









Agathe - caz piyanisti
 
 
Carl de Keyzer'in erken dönem çalışmalarından.

Sağ tarafta yaptığım anket sonucu %72 oranında "Fotoğrafı Seviyorum" sonucu çıktı. Kalan %28 ise 10 oyla fotoğrafı sevdiğini söyledi. Her durumda oraya, buraya, o isme, şu isme bağlı kalmadan, kimsenin müridi olmadan, bol bol izleyerek, tartışarak, yeni açılımların önünü kesmeyerek fotoğrafa niteliksel açıdan önem vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Arkadaşına mail atıp "Fotokritik'e foto yükledim, birkaç puan ver de anasayfaya çıkayım kanka" insanlarından uzak durmamız öncelikle fotoğrafa yarar sağlar.

Ps. Bu son dönüşümde çok "öğreten adam" kıvamında şeyler yazmaya başladığımı hissediyorum. Umarım öyle değildir.
Çok zamandır yazmayı düşündüğüm, ama nedense yeni aklıma gelen bir fotoğrafçı Markus Hartel. New York'da yaşıyor. Street photography'nin iyi isimlerinden birisi olarak kabul görüyor. Caddelerde, sokak aralarında, metroda, kafelerde elinde küçük makinasıyla, anlık snapshotları büyük bir ustalıkla kaydediyor. İzlemenizi tavsiye ederim.

Markus Hartel




























Fotoğrafevi'nde 5 Haziran'dan bu yana açık olan bir sergiden bahsetmek istiyorum. Aslında bu tip bir serginin orada yapılacağı hiç aklıma gelmezdi. Fotoğrafevi'ni sergi konusunda çok seçici bulmadığımı söylemek istiyorum. İz gibi bir dergiyi ülkeye kazandırmaları takdir konusu bir durum ancak açılan sergiler konusunda yanı şeyi söyleyemeyeceğim.

Sergiye dönelim. İki fotoğrafçı Pepa Hristova ve Andre Lützen Avrupa'da yaşayan farklı kültürlerin önemini, Avrupa'ya neler kattıklarını, yaşayan kültürü nasıl beslediklerini, ondan nasıl beslendiklerini kendilerine sorup bu seriyi oluşturmuşlar. Renkli, izlenmesi gereken ve alışılan belgesel formdan uzak, bana göre iyi bir sergi.

Link